|
Uçaktan bakıldığı zaman ait olduğu “yer”lerin ne kadar uzağında olduğunu anladı. Elini uzatsa kibrit kutusu gibi görünen adayı avuçlayacaktı sanki. Dokunamadı. Ülkesinin toprağına, suyuna, yönetimine, geleceğine dokunamayan her Kıbrıslı gibi, hissettiği şey sıradandı. Yer, altından kayıyor, bulutlara doğru yapacağı yolculuk başlıyordu. Oysa, onu taşıyan metal yığını vasıtası ile değil, düşleri, yazıları, yaptıkları, inandıkları ile, kendi omuzlarına basarak dokunmak istiyordu bulutlara. Uçak sallandığı zaman, ait olduğu yerlere düşme korkusu yerleşti içine. Yanındaki minicik ele sıkıca yapıştı. Yere çakılmakla, uçmak arasında bir yerde durduğunu biliyordu. Gidişle, dönüş arasında bir rotada ilerliyordu. Şu anda hangisini daha çok istediğini, hangisi için bilet kestiğini anlayamadı. Çıktığı yollarda belki isminin önüne bir çentik atılacak, belki rötar yiyecek, kendi zamanının ardında kalacaktı. Bunun farkında ve bilincindeydi. Yetişememek, geç kalmak endişesi, üzerinden uçtuğu denizi gördüğü anda kafasından uzaklaştı.
Karadaydı. Bir başka toprak kokusunda, alt yazılı bir film seyreder gibiydi.. Önünde rüzgar sinmiş bir şehir çığlık çığlığa akıyordu. İstanbul, tüm yorgunluğu, bıkkınlığı, homurtusu ile karşısındaydı. İnsanlar ve sesler alışkın olmadığı bir uğultudan ibaretti. Üstelik de bu şehirle defalarca karşılaşmış, ancak her karşılaştığında yeniden tanışmıştı. Sağır bir kulak, kör bir göz gibiydi önünden akan kalabalık. Asık suratlı insanlar ilerliyordu biryerlere yetişmek telaşıyla. Birbirlerinin yüzüne, gözlerine bakmadan, yaşamı ıskalayan, vapura, gemiye doluşmaya çalışan, otobüs kuyruğunda, taksi, metro durağındaki insanlar koşuşuyordu. Yaşam hızla geçip gidiyordu onlar koşuşurken… Peki bu ezme-ezilmeme, yetişme telaşı karşısında kendisi ne durumdaydı diye düşündü? Müthiş bir yabancılık duygusu esir almıştı benliğini. Aynı dili konuşup, farklı şeyler anlatan bir yabancılaşmaydı hissettiği. Üstelik de bu şehre her gelişinde aynı duyguları hissetmişti: ‘Dışarıda kalmak duygusu ve aidiyetsizlik’… Oysa bu duygular çok eski ve tanıdıktılar. Yedi tepeli şehre özgü değildi bu hissedişi. Kendi toprağında, odasında, duvarında aşina olduğuydu.. Ara sokaklardan sesinde aşkı yaşatan, hüznü dillendiren kadının(1) müthiş şarkısı girdi lafa:
Uzanıp Kanlıca’nın orta yerinde bir taşa
Gözümün yaşını yüzdürürüm hisara doğru
Müziğin sarsıcı etkisi ile koşuşturmacalı, yorgun bir günün ardından yürüdüğü yollarda, baktığı semada bir farklılık olduğunu gördü. Kokuları, binaları, koşuşturmacası, sağırlığı, tatsızlığıyla avaz avaz bağıran şehrin üzerine büyü tozu atılmıştı sanki. Akşam olmuş, gün geceye kavuşmuştu. Şehir, mücevherlerini takmış, parfümlerini sürmüş bir başka kimliğe bürünmüştü. Gündüz boğucu bir yaşamı taşıyan şehir, gece şairlerin, delilerin, aşıkların, hüzünbazların, her yerden gelip hiçbir yere gitmeyenlerin, hiçlikle mücadelenin alenileştiği bir kimliğe bürünmüştü. Gecenin ortasında kalakaldı. Elleri aşkla uzandı sevdiğinin ellerine. Ümit Yaşar’ın dediği gibi “Bu şehirde aşksız ve rüzgarsız yaşanmazdı”… “Bir lodos lazımdı şimdi ona, bir kürek, bir kayık”. Şimdi, büyülü şehirde bırakılan gonca güller, körfezdeki dalgın sular, bir kadının ayağının suya değme anlarının dirildiği zamandı. Martılar haber taşıyorlardı gecenin uzağından eteklerine. O, İstanbul’un içinde gizlediği derinliği dinliyordu. Yarım kalan o şiir(2) büyülü şehrin sokaklarında hafızasında yankılanıyordu:
“Kah bir lodos denizlerden esen
Ilık mı ılık
Kah ustura gibi bir deli poyraz
Bırak saçlarını rüzgarına İstanbul'un
Bu şehirde aşksız ve rüzgarsız yaşanmaz”
(1) Sezen Aksu
(2) Ümit Yaşar Oğuzcan’ın ‘İstanbul Işık Işık’ adlı şiirinden.
Dün, tarla kuşuna örtülüydüm
Bir akşam
Evine döndüğünde
Güneşin değil
Yüzündeki yorgun gülün gölgesini
Getir
Dün, bir tarla kuşuna örtülüydüm
Bu akşam
Hüzün vadisinde bir suskun
Koşmaya başlarım
Yağmur yağınca
“biraz dur” desin “yüzünü daha çok göreyim”
Beklenmeyen bir yağmurun ıslaklığında
İstersen,
Karanlık olmadan
Bir çiçek as balkonuna
Kırmızı açan
Ve
Ansızın siyah
M. Kansu
(Marazlıyım Size ve Zamana, Işık Kitabevi)
|
Hüzün Damlası
Düşlerin ıslak dalları bir serçe titremesi üşüyen iç sesiyim yaralı çocukluğun
Bahçemde sular titrer ruhumda üzgün nilüferler
Gölgem ve ben dans ederiz bekleyen ölüme karşı
Korku sesiyim acıtan karanlığın şükrana adanmış kuzu İncecik ağlaması
Müzikli kutuda balerin özgürleşince dönerim
Su üstünde güz yaprağı karartmalı bir geceyim yoksunluğu seyrederim kederin aynasında
İnce bir ışığım dudak kıvrımında yaralı bir hayalin
Kırık bir düşün geçişi zamandan büyümenin ay kanaması
Uçan bir ürperti gömütlerin üstünde yitik bir melek ağlaması
Vadide sessiz çiçek hüznün öpüştüğü yerde bir tutkunun yalnızlığa tıp tıp damlaması |
|
|
|
Neşe Yaşın |
Acının Rengi
..ey acılara tat veren güzellik Yüreğimize hoşgeldin Geldin de Çiçekli dallara döndürdün öfkemizi Artık ister dolu yağsın ömrümüze İsterse kar Biz ki bildikten sonra sevmeyi Bütün sabahlar Acı renginde olsa ne çıkar.
Adnan Yücel
Başucu Kitaplarından
Asla teslim olmayacağını, kararımı zayıflatacak bir açık aramaya devam edeceğini düşündüm. Bir süre once hiç tartışmaya girmeden safdışı bıraktığım birkaç uzlaşma formula sunmuşsa da, annemin ateşkesinin pek uzun sürmeyeceğini bilirdim. Yine de bu yeni girişimbeni gafil avladı. Hiçbir sonuç vermeyecek bir savaşa hazır bir halde, öncekinden daha sakin verdim yanıtımı: “Bu yaşamda tek arzum yazar olmak, ona böyle söyle, olacağım da.” “O senin olmak istediğin şeyi olmana karşı değil ki, onun istediği bir yerden mezun olman.” Annem bana bakmadan konuşuyor, aramızdaki söyleşi onu pencereden izlediklerinden daha az ilgilendiriyormuş gibi yapıyordu. “Neden bu kadar ısrar ettiğini anlamı“O senin olmak istediğin şeyi olmana karşı değil ki, onun istediği bir yerden mezun olman.” Annem bana bakmadan konuşuyor, aramızdaki söyleşi onu pencereden izlediklerinden daha az ilgilendiriyormuş gibi yapıyordu. “Neden bu kadar ısrar ettiğini anlamıyorum, asla teslim olmayacağımı biliyorsun,” dedim.
Anlatmak İçin Yaşamak (Gabriel Garcia Marquez) Can Yayınları
Zamana Asılı Satırlar
Sanat ve entelektüel çaba günlük yaşantıda insan davranışına yön verici içselleştirilmiş bir güce ulaşabilirse, tarihin ve coğrafyanın örsünde insan tinine yeni bir biçim vermeyi başarabilirse, belki o zaman gezegenimizde yaşanılası bir hayat filizlenebilir.
Şerif Erginbay
|