|
Bir sabah unutarak uyandığımı hayal ediyorum. Unutarak kavgalarımızı ve savaşlarımızı...Yürürken sana doğru, küçücük bir taşa takılıp düşüyorum mesela. Yok hiçbir şeyim, acımıyorum bile. Ama sen, beni felaket bir katliamın içinden çekip çıkaracak gibi, içindeki korkuların kendilerini yatıştırmasına fırsat vermeden, ani ve seri yanımda beliriveriyorsun. Düştüğümün şahidi yüzün, içindeki korkuyu yüzüme kusuyor. Ter dökülüyor gözlerinden pul pul, durduramıyorsun. Sonra iyi olduğumu görünce, fark edince acımadığımı tahmin ettiğin kadar, denizle buluşmuş akarsu gibi usulca sessizleşiyorsun. Yeni doğmuş bir bebek gibi yalnızca nefes almayı biliyorsun sanki bir an, dehşetle nefes alıyorsun yalnızca. Kendini martılara sunmuş bir limana benzetiyorum seni; geliyorsun ve gidiyorsun aynı anda, çoğalıp azalıyorsun...Kendini rüzgara iten ve çeken aynı saniyenin çemberinde. Elini ateşe değdirip çekmiş bir çocuğun hissi var söylemek istediklerinde. Kısa süreli bir yangının altından kalkmış ama yanmayı duymuş birinin sezdikleri. Hayal ediyorum işte. Bir sabah unutarak uyandığımızı. Unutarak kavgalarımızı ve savaşlarımızı... Bıkarak, utanarak, yeniden başlama'nın kapısının önüne yığılıp kalarak kalktığımızı. Ne'si olduğumuzu bilmeden bir şiirin, bir şiirin kimi olduğumuzu umursamadan, yalnızca şiirin bir şeyi veya birisi olduğumuzu hatırlayarak. Bir sabah uyanarak unuttuğumuzu hayal ediyorum. Uyanarak sana, uyanarak bana, hayal etmeyi hatırladığımızı...
PİLATUS'UN GÖLGESİNDE
Bugüne kadar alıştırıldığımızın aksine, yazılmış bir tarihin değil, yaşanmış bir tarihin kitabı 'Pilatus'un Gölgesi'nde. Dayatılmış, sulandırılmış, abartılmış ve törpülenmiş hiçbir sözcük, düşünce, hatta mimik bile yok. Çünkü kitaptaki tek kaygı belli ki yalnızca bir tanık olarak tarihe not düşmek. Hem de hepimizin kursağında kalan, hayallerimizin hayalleriyle oynayan o sürece dair notları. Hepimizin içindeki çocuğun, odasına kapanıp başını yastığının altında gömüp, kendi ağlamasının sesini örtmeye çalıştığı dönemin, umutlarımızı buruşturup tavan arasına savurduğumuz o dönemin notları... Başaran Düzgün'ün bir gazeteci olarak böyle bir iz bırakması tarih için de büyük şans. Bazen, hiç konuşturulmaz tarih çünkü. Hesabı kesilir, töre yasaları uygulanan ergenleşmemiş on ikisinde bir kız kadar, haksızca. Öyledir denir, inanırız. Böyledir denir, kafa sallarız. Tarihin üzerindeki toprağı ve dolayısıyla tarihin üzerindeki ağırlığı da sıyırıp almış bu kitapla Başaran Düzgün. Olayları, nehre düşen bir manzara kadar katıksız döküvermiş. Kaygıları, kavgaları ve pazarlıkları... Süren diplomasi savaşlarının dışında, perde gerisinde yaşanan huzursuzlukları, aktörlerin içlerinde gezen küçüklü büyüklü fırtınaları ve kitabın her satırında bir aşağı bir yukarı volta atan tarifiz endişelerde yoğrulmuş bir zirvenin ayak izlerini söylemiş. Kamufle etmeden, parlak renkli bir hediye paketine sarmadan, bize bir şeyler inandırma çabasına bulaşmadan sadece not düşmüş. Kitap bazen o kadar samimi diyaloglara yer vermiş ki, okuduğunuzun, bir tarih mi yoksa kurgulanmış bir senaryo mu olduğunu sorguluyorsunuz bile bile. Ve içinizden, hep kurgulanmış bir senaryo olduğuna inanmak istiyorsunuz. Sonunu değiştirmeye gücünüzün yettiği bir roman olduğunu ısrarla dilemek. Kitabın ve tarihin o döneme ait sonunu, içi huzursuz ve karamsar yazarın kalemine yüklemek...Ama değil.Hatta fazlasıyla gerçek bazen. Ne de olsa kaldırabileceğimizin ötesinde bir tarihin tanıklarıyız zaman zaman. Yine de dilemekten ve umut etmekten başka çaremiz yok. Bizim tarihi değil, tarih yazacağımız ve tarihin bizleri yazacağı güzel günleri dilemekten ve düşlemekten başka. Başaran Düzgün'ün kalemine sağlık.
************
Çokluk denizinde yunmak herkese vergi değildir. Bir sanattır kalabalığın tadını çıkarmak; beşiğinde bir periden kılık değiştirme, maske zevkini, ev kinini, yolculuk tutkusunu almış kişi, yalnız o kişi, canlılıkta kana kana sarhoş olur, hem de insan türünün sırtından sağlar içkisini. Yalnızlığını kalabalıklandırmasını bilmeyen, telaşlı bir kalabalık içinde yalnız olmasını da bilmez. Charles Pierre Baudelaire
*********
YURD'UM YIRTIĞIM VE KADINLIĞIM
yırtıldım
gözün aydın anayurdum, ben de sana katıldım
şimdi yeni alev almış bir yangın gibi olduğum yerde
yana yana ve yaka yaka'yım
bir şiirin beni yeniden yaratmasını bekliyorum
gecenin bir yarısı dizelerin sinsice yüzüme darbe yapmalarını
hayata dair kurguladığım yasalarımı, ayaklarının altında unufak oluncaya kadar ezip,
adıma yeni bir ad koymalarını
yırtıldım diyorum yurdum! Yırtıldım.
İstanbul beni dizlerine oturtup uzun uzun konuşsa ya şimdi
Haydar Ergülen Nar'ını uzatıp dağılmayı anlatsa
ve bu şehir, tam konuşacağı yerde denizle bütünleşmiş akarsu gibi susmasa
benim gibi susan dururken
benim gibi yırtılan
susmasa bu şehir olsun
ah anayurdum
ben de sana benzedim
yırtıldım
içime duvarlar kaldırdı içimden birileri
çizgiler ve sınırlar, kesikler ve ayrılıklar eklendi coğrafyamın ücra köşelerinde
ben, kendine akıtan, kendine damlatan kadın
ben, kendi sahnesi sahnelenirken bir duvar kenarına büzüşen kadın
kendime yurduma ve kentime
benzeyen yerlerimize ağrıyan kadın
yırtıldım
ah büyümese yırtığım
|