|
Sarayönü nam-ı diğer Atatürk Meydanı, sabahın bu erken saatinde bile cıvıl cıvıldı. Dikilitaş'la Saray Otel arasındaki alanda, otele yakın üç tekerlekli, camlı, araca göre hem sağ hem de solda olan üstten uzunlamasına, yani iki yöne de açılan iki kapaklı arabasıyla sıraya girmiş kişilere kahvaltılık satan çörekçi hemen hemen her gün hiç değişmeyen müşterilerine istediklerini veriyor; aldığı parayı önündeki tahta kutunun içerisine atıyordu. Ödenen, madeni olan bir şilin, çifte şilin ya da kağıt paralardan birisiyse paranın üstünü veriyor, arada bir, teşekkür ediyordu.
Sıra bana geldiğinde, kısa boylu, adını öğrenemediğim, öğrenmeğe de merak etmediğim; şimdilerde yaşayıp yaşamadığını bilmediğim ama aradan geçen bunca yılı hesaplarsam bugünlerde yaşamadığını demem gereken çörekçiye:
- "Dört diş çörek." dedim, "Domates ve çakıstes de lütfen!"
Yanılmıyorsam on diş olan sısamlı çörekten dört diş kesti, yandaki o zamanlarda kadın terzilerin ucuz olduğundan ölçü/örnek çıkarmak için kullandıkları bakkal kağıdı dediğimiz, mumluca beyaz kağıdın üzerine koydu. Yan taraftaki çakıstes dolu cam kavanozdan çorba kaşığıyla aldığı çakıstesleri, yine bakkal kağıdından yapılmış kağıt külaha doldurup kapatarak çöreğin yanına koydu; yıkanmış kıpkırmızı irice bir domatesi bütün olarak aynı yere bıraktı. Ardından bu kahvaltılığı süratle ama özenle Kıbrıs Türkçesiyle hartuşa ya da eşanlamıyla kesekağıdına koyarak uzattı. Çörekçinin uzattığı sabah yiyeceğini alıp her defasında ödediğim miktarı verdim. Ayrılırken bundan önce bu çörekçiden ayı geçen bir zaman dilimi içerisinde yine aynılarını aldığım halde aldıklarımın kalitesiyle fiyatının değişmemesi karşısında şaşırmadığımı hâlâ özlemle anımsıyorum.
Ayraç açarak o yıllarda ikide bir her şeye zam, Türkçesiyle artış gelmediğini, yapılmadığını demeliyim. Bugünkü birçok esnafın güçlerine gitmesin ama 1950'li hatta 1960'lı yılların başlangıçlarında tecimle uğraşanların hemen hemen tümü alışverişte kârda azla yetinen, kazandıklarını yeterli bulan kimselerdi. Bu azla yetinme, az kâr koyup bunu yeterli bulmak Türk'ten Türk'e kampanyası zorlamayla yürürlüğe konulacağı günlere dek sürüverdi. Ondan sonra, yalnızca büyük yerleşim yerlerinde değil köylerde bile, Rumlar'dan alışverişin yasaklanmasının ardından çok kişi Rum'dan üçe aldığını Türk'e beşe, sekize satar oldu.
Şimdilerde bazı tecimerlerinin kimi zamanlar bilmem hangi fiyatla sattıklarını bir süre sonra camekanlarına indirim sözcüğünü de koyarak yüzde otuz, yüzde kırk hatta yüzde yetmiş indirimle satmağa başladıklarında bu satışlarından da kâr ediyorlarsa ilk satışlarındaki kârlarının ne kadar olduğunu düşünmeği bir yana bırakıp geleyim sadede. O mis gibi tüten, sıcacık, üzeri bol sısamlı çöreği; ekşi, sarımsak, kırılmış golyanduro tohumlarıyla tat verilmiş çakıstesi, bunların yanında tür tür tüten domatesi aldıktan sonra bu kahvaltıyı bir köşeye çekilerek ya da oracıkta yediğimi sanıyorsanız yanılıyorsunuz.
Sarayönü'ne yakın, Mecidiye Sokağı var ya; o sokağın başlangıcında o zamanlar, şimdiki İslâm Bankası'nın az ilerisinde Kitapsarayı bulunmaktaydı. Kitapsarayı ondan önce karşısındaki Berber Necat'ın dükkanının olduğu dükkandı. Kitapsarayı'nın sahibi Hikmet Afif Mapolar, ta eskiden beri kitapçı dükkanını dükkanların yasal açış saatlerinden öncesi saatlerde açmaktaydı. Anlamış olduğunuzca burası açıldığı saatte çarşıdaki birçok dükkan kapalı olurdu. Nedir bilmeyenler şunu da öğrensinler ki o günlerde dükkan sahiplerinin bugünlerde olduğunca iş yerlerini dokuzda, onda, hatta on birde açma gibi bir alışkanlıkları yoktu. Müşteri gelsin veya gelmesin dükkanlar erken saatlerde açılmakta, akşamları yasal saatlerde kapanmaktaydı. Dükkanlarını zamanında açanlarınsa yanlarında şimdilerde olduğunca çalışanları saat yedilere, sekizlere dek on iki saat çalıştırmamaktaydılar.
Çörekçiden aldığım kahvaltılıkla Kitapsarayı'nın yolunu tuttum. Kitapsarayı'nın karşısındaki berber dükkanı açıktı. Dibelik o günlerde esnaf içerisinde çoğu berber, çalışan müşterilerinin iş yerlerine tıraş olup tıraşlı gitmeleri için, dükkanlarını diğer iş yerlerinden önce açmaktaydı. Günlük ücrete göre gerek sakal gerekse saç tıraşından aldıkları para, en düşük ücretle çalışanların bile günlük kazançlarıyla orantılı olduğundan birçok insan sakal tıraşını evinde olmayıp berberde olmaktaydı. Bulmaca çözme meraklısı olduğunu bildiğim, ikinci adını hiçbir zaman öğrenmediğim Berber Recep kapının önünde duruyordu.
- "Günaydın!" dedim.
İçtenlikle karşılık verdi. Bu berber dükkanının daha önce Kitapsarayı olduğunu dediğimi sanıyorum. Ufak, kibrit kutusu, mini minnacık dedikleri bir dükkandı bu. Bir kitapçı dükkanı için küçük, berber dükkanı için büyüktü. Nedir kibrit kutusu kadar küçük denilen bu dükkanda Mapolar'ın, 1950'li yıllarda bin bir güçlük içerisinde Çardak adlı dergiyi çıkardığını, burasının hem kitapçı dükkanı hem de derginin idarehanesi olduğunu sanatla ilgili olmayanların kaçta kaçı bilmekteydi bilmiyorum.
Kitapsarayı açıktı. Dükkanın dışarıya bakan; en son gelen, yayımlanan bazı kitapların sergilendiği camekan yanı sıra iki giriş kapısı vardı. Camlı kapılardan sağdakinden içeriye girdim. Mapolar, her zamanki gibi dükkandan yaklaşık iki metre yüksekliğindeki bir tahta duvarcıkla ayrılmış, girişi sağdan olan, dükkanın zemininden birkaç ayak yükseklikte bulunan alanda masasının başında oturmaktaydı. Yazımakinesi ortada, para kasası solundaydı. Masanın ön taraflarında sağla solda kendisine Türkiye'den gönderilen ya da yeni yayımlanan kitaplar vardı. Binde bir sigara içen, daha çok enfiye kullanan, Kıbrıs Türk yazınının üstadı ve Kıbrıslı Türk gazetecilerin piri Mapolar'ın kullandığı enfiyenin bulunduğu şişecikse yazımakinesinin yan tarafında arz-ı endam etmekteydi.
- "Günaydın üstat." dedim.
- "Günaydın Hakeri." dedi, "Ne o, gene sabahçısın."
- "Ne yapayım üstat." dedim, "Lefkoşa'ya ilk otobüsle gelip son otobüsle dönmek alışkanlığımdan vazgeçemiyorum."
- "Sabah yolculuk etmek iyidir." dedi.
Oturduğu masanın tam karşısındaki sandalyelerden birisine oturdum. Çekinmeden kahvaltılıkları hartuştan çıkarıp masanın üzerine yaydığım hartuşun üzerine koydum. Bu her zaman yaptığımdı. Buyur ettim.
- "Afiyet olsun!" dedi.
Henüz sıcaklığı geçmemiş mis gibi tüten çörekle çakıstesleri ve domatesi yemeğe başladım. Çöreğin, çakısteslerin ve domatesin ısırdığım her parçasının tatları anlatılmazdı. O zamanlar hormon mormon pek bilinmediğinden, üstelik mevsiminin dışında hiçbir zaman bulunmayıp sadece mevsiminde bulabildiğimiz o domateslerin tadına doyum olmazdı. Şimdilerdeyse domatesin kokusunu almadan, domates olduğunu sadece görüntüsünden anlayıp yemekteyiz. Yanlış diyorsam lütfen tekzip ediniz yani yalanlayınız. İyi ki yapmasını bilenlerin yaptıkları çakısteslerin tatları şimdilerde de değişmedi.
Kahvaltımı bitirince bir de sigara yaktım. Bir süre sonra Kitapsarayı'na çalışmayan, Lefkoşa'da oturan emekli; Lefkoşa dışından gelen ya da dükkanına birisini bırakan birilerinin geleceğini, selam verip selam aldıktan sonra Mapolar'ın karşısındaki ya da yan taraflarındaki sandalyelerden birisine oturacağını, daha önce gelen birileri var da sandalyeler doluysa, oturacak yer yoksa ayakta durup günün olaylarından söz edeceklerini, derin bir söyleşinin olacağını biliyordum. Gelenler sanatçıysa, sanatın herhangi bir dalında üretiyorsa konu elbette sanat olacaktır. Belki de sanatın, toplumlar için kalkınmadaki rolünden de söz edilecek Kıbrıs Türk toplumunda ama sanatçıya değer verilmediğinden dem vurulacaktır. Bu arada neler yapılmasına dair öneriler sunulacağı, çözüm yolları üstüne ahkâm kesileceği bilinmelidir. Dahası sanatın dünlerdeki durumuyla şimdiki durumu ortaya konulacak, geçmiş tarihlerde olup bitenler sanat tarihi dersi verir gibi toplumdaki sanat yaşamı da belirtilerek tarih yazar gibi anlatılacaktır.
Düşündüklerim oldu. Gelenlerden birisine kalkıp yer verdim. Nasıl olsa büyüğümdü, üstelik ne yorgun ne de hastaydım. Şimdikince yaşını başını almış, eskiyi düşünüp dünlerde olupbitenlerden yaşadıklarımdan iyi olanları özleyen, kötü olanları hüzünle anımsayan birisi de değildim. Mapolar'ın az sonra, herkes ayrılınca, yazımakinesine iki kopya kağıdıyla üç kağıt yerleştireceğini, bitmemiş bir romanı yazmağa devam edeceğini biliyordum.
Ayakta daha çok durmadım; oradakilere bir eyvallah çekip şimdikince bol pansiyonlu mansiyonlu, lokantalı mokantalı olmayan, birçok esnafını konuşmasam da en azından tanıdığım Lefkoşa'nın sokaklarına attım kendimi.
İster inanınız, ister inanmayınız şimdi de Kitapsarayı'nın olmadığı Mecidiye Sokağı'ndayım. Lefkoşa'nın surlar içini dolaşarak domates, çakıstes satan bir çörekçi arıyorum. Ne yazık ki koskocaman Lefkoşa'da ne bir çörekçi ne de öylesine lezzetli olan çörekler satan bir bakkal buldum. Bandabuliyaya uğramadım. Bir kahvaltılık için kiloyla domates, çakıstes mi alayımdı? Domates, çakıstes aramaktan vazgeçtim. Oturmadan; sözde kahvaltı ediyorum düşüncesiyle yolda yürürken, yiyeceğim bir simit aldım.
Bir simit aldım ama içimden bütün Kıbrıslıların duymasını istediğim şunu geçirdim:
- "Bu öykünün yıllar önceki öykülerimden olmadığı gibi bu simit de Kıbrıs'ta çörekten sayılmaz ki, çörek değil ki! Hiçbir zaman simit bir çöreğin yerini tutmaz ki!".
|