|
Bu hafta, köşe yazarlığı mesleğimin birtakım cilvelerine dair görüşlerimi paylaşmak istiyorum. Şahsen, gazete sayfalarında yazdığımız ve yaşadığımız lisanın zenginleşmesine ve çeşitlenmesine katkı koymayı öncelik olarak benimsemeye çalışıyorum. Çoğumuzun Kıbrıs'a ve birkaç Kıbrıs dışı konuya dair sınırlı, klişe, ama yine de kendinden emin tavırları, otomatik tepkileri vardır. Ben de bu toplumsal otomatizmden doğal olarak payıma düşeni alıyorum, aynı lisanı yaşıyoruz ne de olsa.
Fakat, kendim ve toplumum hakkındaki fikirlerimi bu köşede temsil ederken, okurken zahmet gerektiren ve kolay anlam ifade etmeyen (dolayısıyla kolayca yanlış anlaşılabilen), bazı radikal düşünürlerin siyasi felsefelerinden ilham alan, farklı bir üslup kullanarak yazmaya çalışıyorum. Amacım, havada kalan görüşler, askıya alınan manalar, imalı cümle yapıları sayesinde yazıda oluşan boşlukları okuyucunun kendi zihinsel emeğiyle doldurmasına olanak sağlamak ve böylece otomatik tepki çemberimizi kırmaya yarayacak yeni bir dili ve o dile tekabül eden toplumsal perspektifleri oluşturma imkanımızı elimden geldiğince değerlendirmek... Bu niyetim doğrultusunda henüz başarılı ve tatminkar bir yolda ilerlediğimi söyleyemem. Ama yol uzun.
"Kıbrıs sorunu" denilen gudubet terime dair olsun, son zamanlarda popülarite kazanan Karpaz meselesi olsun, toplumsal konular karşısında "hiç tedirgin olmadan bazı görüşleri savunma" güdümüzün olumsuz yönlerini irdelememiz lazım. Toplumsal meseleleri tartışanlar için, tedirginlik ve kendinden emin olamama duygularının beslediği, benmerkezcilikten uzak, "kendinden başka olan"ı, "öteki"yi temel alan bir anlayış, kalıcı etkisi olan sorumlu ve duyarlı kararlar alabilmenin en değerli ön koşuludur bence.
Akıllı yazı, meseleleri kamusal alanda tartışılan seçeneklerin dışına çekip askıya alabilen ve havada kalan bir yazıdır. Çünkü böyle bir yazı, akıllı okuyucuya 1- O yazıdaki düşüncelerin havada asılı kalmaması gerekliliğini hissettirir, 2- Okuyucuya kendi aklı ve hayat çizgisi ışığında değerlendirme yapabilme şansını verir, ve 3- İnce gazete kağıdına basılmış soyut bir fikri somut bir zemine oturtma sorumluluğunu her okur-yazara sunar.
Bu yüzden, bir önceki yazımda, Karpaz'ın kalkınması meselesinin "bölgeye elektrik gitsin, gitmesin mi?" sorusunun ötesinde, yok edilemeyecek bir tarafına değinmeye çalıştım. Bu yok edilemeyecek taraf, bu karanlık yön, herhangi bir toplumsal meselenin çözümünde muhakkak memnuniyetsizlik ve umutsuzluk yaşayacak insanların olacağı gerçeğiydi; mükemmel çözümler aramamamız gerektiğine dair bir çağrıydı.
Bu yüzden "Karpaz'ın kalkınmasına hemen karşı çıkmayınız" demeye çalıştım. Karpaz'da yaşayanların terk edilmişlik ve acizlik duygularını bildiğimi belirtip, kalkınmadan kaçma gayretinin karmaşıklığından dem vurarak, Karpaz meselesinde ulaşılması hedeflenen toplumsal barış, yani Pax Karpasia karşısında "sanmıyorum, bilmiyorum" diyerek yazımı askıya aldım. Tedirginlik, bilinmezlik, güvensizlik, ve başkalarına bağımlı olarak yaşamanın kaçınılmazlığı; bir önceki yazının hisleri ve sonuçları da, ait olma duygumuzu risk altına almamızı gerektiren hayat gerçekleri de bunlardır.
Akıllı yazı, meseleleri kamusal alanda tartışılan seçeneklerin dışına çekip askıya alabilen ve havada kalan bir yazıdır, dedim. Buna ek olarak, akıllı yazının en önemli ve vazgeçilmez unsuru da akıllı okurdur. Akıllı derken, herkesin asgari bir bilgi birikimine veya eğitim seviyesine sahip olması gerektiğini söylemeye çalışmıyorum. Basit bir şekilde, okuduğunu anlayan, anlayamadığında da kendisini rahatsız eden yazı tarzında veya görüşlerde kendisine dair bir eksiklik ve yetersizlik (kaba tabiriyle ve en bağnaz haliyle; sersemlik, budalalık, yani öküzlük) arama çabasını sarfeden okurdur, akıllı okur. Böyle bir okuru çağırabildiği müddetçe, anlamlı ve akıllıdır yazı. Bu sebepten, bendeki bilgi eksikliğini ve lisan yetersizliğini açığa çıkaran yazarları çok severim. Daha fazla öğrenme, okuma, bir cümleyi defalarca anlamaya çalışma ve yorumlama gayretini bana aşıladıkları için... Bendeki öküzlüğü bana anlattıkları için...
Dolayısıyla, yazılarımı okuyup öfkelenebilecek okurlara, kulağa pişkin gelebilecek, tamamen iyi niyetli bir tavsiyede bulunmak istiyorum. Bu tavsiyem, kişiler üstü bir "kendini ispatlama" mantalitesine karşı dile getirilmiş olup, akıllı okur-yazarların kendilerini muhatap görmekten kolayca muaf tutabilecekleri içten bir temennidir.
Siz öfkesine ve tatminsizliğine yenik düşebilecek okurlar... Okuduklarınızı anladığınızdan emin olduktan sonra, yorumlama kabiliyetlerinizi sergilemeye çalışın. Emin olamıyorsanız, benim de her zaman yaptığım, hiç de ayıp olmayan, kendi öküzlüğünüzü keşfetme işine girişin. Yazmak da okumak da kolay işler değildir, fakat aklın yoluna çıkan çeşitli tali yollar vardır, onları bulmayı deneyin.
İlkokulda okutulan Türkçe dersi kitaplarında kısa bir okuma parçasının ardından parçaya dair soruların yer aldığı "Okuduğumuzu Anladık Mı? Cevap Verelim" kısmı vardı ya... Onu hatırlayın ve aynı öğrenci ruhuyla, çocuksu şaşkınlıkla benim yazımda sorduğum soruların "sorular" (? işaretiyle biten cümleler) olduğunu anlamaya çalışın. Olmuyorsa zorlamayın. Ne bana ne sorularıma, kendinizi ispatlamak uğruna, cevap vermek zorunda değilsiniz. Ne de olsa bazı insanlar, benim de bu son satırları yazarken yaptığım gibi, anlamsız görüşleri olanları bile anlamlandırma eşekliğini edebiliyorlar. Umudunuzu yitirmeyin, ben ve benim gibilerin eşekliğiyle anlamlanıp huzur bulun. İnanın bana, bilgiye aç eşeklik, insana mahsus cahil öküzlükten daha iyidir. Haydi bana müsaade.
|