|
Büyük İngiliz yazar George Orwell, sekiz yaşındayken yatılı okulda başına gelenleri anlatıyor bir denemesinde. Orwell, "St. Cyprian's" adlı bir okulda, ailesinden uzakta, yabancı bir ortamda yaşamaya başlamış küçük bir oğlan çocuğu... Geceleri sürekli altını ıslatmaya başlamış.
Dört yaşından beri yapmadığı bu "tuhaf şey", dört yıl sonra bir lanet gibi bu küçük çocuğun üzerine çökmüş, ve sabahın erken saatlerinde teftiş edilen yatağının üst üste birkaç kez ıslak bulunmasıyla, Orwell "tuhaf bir suçlu" oluvermiş. Sonunda, okul müdürünün odasında sopa yemek zorunda kalan Orwell'in yıllar sonra bu anıdan çıkarsadıklarına bakın:
"Altımı ıslatmamın (a) kötü ve (b) kontrolüm dışında olduğunu biliyordum. İkinci gerçeğin tamamen farkındaydım, birinci gerçeği ise hiç sorgulamadım. Demek ki, günah işlediğimin farkında olmadan, günah işlemek istemeden, ve günah işlememe engel olamadan, günah işlemiş olmam mümkündü. Günah illaki benim yaptığım bir şey olmak zorunda değildi: başıma gelen bir şey de olabilirdi. ... Her halükarda çocukluğumun en büyük ve en kalıcı derslerinden biri şu oldu: "iyi" olmamın mümkün olmadığı bir dünyada yaşadığımı farkettim. ... Hayat düşündüğümden daha korkunç, ben ise düşündüğümden daha kötü biriydim."
Bilinçli bir şekilde suç işlemeden (bilerek, isteyerek altını ıslatmıyordu küçük Orwell), yediği dayağı hakettiğini düşünüp kendi rızasıyla suçlu olduğunu kabullenebilen çocuklar, birçok yerde eğitimin donuk ambalajlı ürünleri oldular, olmaktalar ve olacaklar. "İnsani değerler" ve "insan hakları" gibi moda terimler ışığında, şiddetin kaçınılmazlığını kavrayıp temellendirmek zordur. O yüzden kendi kendinize sorun: hangimizin çocukluk anılarında tokat, sopa ve belki de fazlası yok ki?
İlkokulda arkadaşlarımla topluca yaramazlık etmemiz sonucu sopa yerken, öğretmenimin çalışkan bir öğrenci ve sınıf başkanı (sınıf kaptanı mıydı yoksa?) olduğum için bana kıyak geçtiğini, sert vurur gibi yapıp aslında sopayla hafifçe dokunduğunu, böylece diğer arkadaşlarım gibi kıçımın tutuşmadığını hatırlıyorum.
Bu bana her zaman çalışkan ve mutlaka bir topluluğun başkanı veya bir geminin kaptanı olmam gerektiğini öğretmedi tabii ki. Ama aile büyüklerine, toplumsal otoritelere asgari saygıyı göstermenin belli suçlar karşısında "hafifletici sebep" olarak kullanılabileceğini öğrendim. Saygıda çok kusur etme, böylece daha rahat bildiğini okur, daha kolay hınzırlık edersin. Kapiş?
Fakat aynı zamanda yine küçükken bir inşaat alanında arkadaşımla oyun oynadığım için öküz bir mal sahibinden tokat yediğimi de hatırlıyorum mesela. Yaşıma başıma bakmayıp bana sille indiren o hayvanı sokakta görüp tanısam, "mal sahibi mülk sahibi, hani bunun ilk sahibi" diyerek olgunlaşmış beş kardeşimle kendisine musibetliğini iade ederdim herhalde. Ama sokakta görsem tanımam, tanımaya da çalışmam. Şiddete maruz kalıp kindar olamamak, kindar olamayıp "adil şiddete" inanmak da var.
Diyeceğim, dün altını ıslatanlar, bugün üste çıkarlar. İnsan hayatında bu o kadar "doğal" bir kural ki bunu yazı konusu yapmak bile abes aslında. Ama bu bilgi sayesinde, niye sıkça ülkemin siyasi gündeminden uzak kalmak istediğimi ve bunu memnuniyetle başardığımı anlayabiliyorum. Vaktiyle altını ıslatmış birileri, seçim zaferleri, daha fazla para veya daha fazla gönül kazanarak üste çıkmak istiyorlar. Yadırgamıyorum, ve pek kaale alamıyorum.
Çünkü ben de bir zamanlar (hatırlamasam da) mutlaka altımı ıslattığımın bilincine varıyor, bu "şapşal çocukluk" zemininde her birimizin gevşek bir mesaneden ibaret tuhaf bir ortak yönü olduğuna kanaat getiriyor, ve hayatım, ülkem ve dünya ile ilgili acınacak bir "iyimserliğe" kapılmayı reddediyorum.
Tıpkı gündemi meşgul eden siyasetçiler gibi, kişisel seçimlerimin bana maddi bir gönül ferahlığı hediye edebileceğine ihtimal vermesem, yazar olabilir miydim? Artık çişimi değil, dilimi tutamadığım takdirde kâh aba altından kâh ortalık yerde sopa yemek söz konusu.
Orwell, "altını ıslatanı sopayla dövme" gibi barbar bir yöntemin tuhaf bir şekilde, bedeli ağır olsa da, işe yaradığını ve o işkenceden sonra altını ıslatmadığını söylüyor. Eh, çocukluktan kurtulabilmek için eğitmenliğe meraklı otoritelerin gözünde "Orwellist zorunlu günahkârlık" rolü için gönüllü olacağız demek. Fakat, toplumsal bir perspektiften soracak olursak, yeterince sopa yedik mi? Hadi itiraf edin, bize hep kıyak geçtiler, değil mi?
Belki de Orwell'in en önemli temsilcisi olduğu "politik edebiyatın" görevi, çocuğa çişini tutmayı öğretir gibi, okura, entelektüel tokatlar atarcasına, hayatın acımasızlığı karşısında rasyonel bir "kötü çocuk" olmayı öğretmektir. Bu yüzden belki de, en önemli Türk romanı olduğu söylenen Oğuz Atay'ın "Tutunamayanlar"ı gibi, Kıbrıslı Türk küçük burjuva dünyasını anlatan bir romana, yani "Çişini Tutamayanlar"a ihtiyaç vardır. Orwell'in sade ve dürüst anlatımını örnek alarak, toplumsal çocukluğumuzu hikaye edip geride bırakabilmek adına...
|