Kibris Gazetesi
ARŞIV


EN ÇOK OKUNANLAR
Her taraf toz duman
Refüje çarpıp takla attı
Yeşilırmak'ta doğa tahribatı
Okul ve cami dışında din dersi verilmesi için çalışma yapılıyor
Tankerle su taşınmasına komşu öfkesi
Bariyerler durduramadı
Biyologlar Derneği: Kanlıdere kurutuluyor
Kötü kokular içinde, farelerle yaşamak istemiyoruz
Kıbrıs sorunu gelecek sonbahara kadar çözülmüş olacak
AB, Talat ile temas kurmalı
Anastasiadis taviz konusundaki sözlerine açıklık getirdi
Orucun zararı aşırı yemek
Hristofyas: Mülkiyet önemli mesele
Elektrik, yüzde 40 ucuzlamalı
Yamaç paraşütünde dünya klasmanındayız
Talat: AB Kıbrıs meselesinde olumlu rol oynayamaz

YORUMLANANLAR
Panayotis Necati'ye 2 gün [1]
Ekmeğe zam: Ekmek bugünden itibaren 1 YTL'ye satılacak [1]
Kazaya davetiye çıkaran yol [2]
İzinsiz inşaatların yapımı durduruluyor [7]
Yedidalga'da viraj tehdidi [3]
Kıvanç Buhara, ÖRP'ye katıldı [3]
Bayrağını al, Kıbrıs'a gel [6]
Çayönü'nde 30-40 yıllık 393adet servi ağacını kestiler [6]
Kalp hastalıkları kanserle yarışıyor [2]
Oynamadan da kazanılır: 1-0 [2]
Serdar Akgül, kızı için böbreğini satacak [5]
Rumlar Güzelyurt için yürüdü [7]
Süt atıkları çevreyi mahvediyor... Noro suyu fidanları kuruttu [3]
Sponsor olun 5 yıl reklamınızı yapalım [8]
Cihangir'in kuzeyi çöplüğe dönüştü [4]
Cihangir tam gaz: 2-1 [3]

Demokrasinin yokluğunda "anti-parlamenter" düşünce

Mehmet RATİP

Yazarın tüm yazılarını görüntüle
   7 Haziran 2008, Cumartesi Yorum Yaz        Yazdır        Arkadaşına Gönder

Alman düşünür Carl Schmitt ta 1926 yılında söylemişti. Söylediğinde, kendisinin de destekçisi olacağı "demokratik yolla iktidara kavuşan" Nazi hükümeti sayesinde faşizm yoluna sapacak olan Weimar Cumhuriyeti henüz yedi yaşında, yeni Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucu iktidarını temsil eden Türkiye Büyük Millet Meclisi ise sadece altı yaşındaydı.

Ne demişti Carl Schmitt, 'Parlamenter Demokrasinin Krizi' adlı kitabında? Parlamento kurumunun "entelektüel temellerini" oluşturan "tartışma ve açıklık prensipleri artık uygulanamaz prensiplerdir." Tartışma ve açıklık prensipleri uygulanamadıklarından dolayı da, parlamento halkın iradesini halkın seçtiği "vekillerle" temsil eden demokratik bir kurum değil; işi önceden, "gizli toplantılarda" bitiren, parti egemenliği ve ekonomik çıkar güden "seçkinlerin" bekleme odasıdır. Nasıl bekleme? Esas hesaplar görülene dek, milletin gözünde bir işe yarar gibi görünerek bekleme...

Salt mevcut konjonktüre bakacak olsak bile, TBMM'de parlamentonun entelektüel prensiplerinin var olmadıklarını açıkça görebiliriz. Ne küfürbaz, ruhu geçkin vekillerin rezil kavgalarına "tartışma", yani "bir şeyin doğru ya da adil olduğu argümanı aracılığıyla ve muhalifini ikna etme maksadıyla fikir alışverişinde bulunma" denebilir; ne de TBMM TV'de görebileceğimiz "açık" meclis oturumları, kameraların giremeyeceği odalardaki (amiyane tabirle, kapalı kapılar ardındaki) komite ve parti görüşmelerinde kararlaştırılıp şekil alan iktidar yapısını yansıtabilir.

Schmitt'e göre, özellikle 20. yüzyıldan itibaren kapitalist çıkarlara kul köle olup, 19. yüzyılda gelişen açıklık ve tartışma ilkelerinin altını oyan modern parlamenter sistemin "demokratikliği" artık yalnızca toplumsal bir kurgudan ibarettir. "Gizlilik" parlamentonun genel geçer çalışma etiği olmuştur. Schmitt'in sözleriyle ifade edecek olursak: "Bu gerçeklik karşısında, tartışan bir kamuya olan inanç, korkunç bir düş kırıklığına uğramak zorundadır. Muhakkak ki bugün köklü liberal özgürlükleri, özellikle konuşma ve basın özgürlüğünü, reddetmek isteyecek insan pek yoktur. Ama Avrupa kıtasında hâlâ bu özgürlüklerin iktidarın gerçek sahiplerini gerçekten tehlikeye atabilecek derecede var olduklarına inanan insan da pek azdır."

Provokatif Alman hukukçunun bu soğukkanlı tespitini, Avrupa kıtasıyla bir gelgit ilişkisi yaşayan coğrafyamızdaki parlamenter demokrasilerin "varla yok arası" özgürlüklerimizi muhafaza etmedikleri ve parlamentoların "açık kamusal tartışma mekânları" olmadıkları farkındalığıyla buluşturmak gerekiyor. Seçilen vekillere tanıdığımız özgürlükleri, hiçbir şekilde temel ifade özgürlüklerimizle dengeleyemeyeceğimiz bir dönemde yaşıyoruz.

Gündeme bakalım ve genel hatlarını çizmeye çalıştığım "anti-parlamenter düşünceyi" harekete geçirelim. Ne var gündemde? Parlamentoda çoğunluğu ele geçiren ve milli iradeyi yansıttığını mevcut sistemin koşullarında meşrulaştıran AKP hükümeti ile parlamentoda kabul gören kanunların Anayasaya uygunluğunu denetleyen Anayasa Mahkemesi arasındaki "türbana serbestîye karşı türban yasağı" çatışması var.

AKP egemenliği altındaki parlamento, Anayasada değişiklik yapılmasına dair kanun çıkararak üniversitelerde türbana serbesti tanıma girişiminde bulunmuştu. Türkiye'nin güçlü politik analistlerinden Engin Ardıç'ın aylar önce "yalın" bir şekilde ifade ettiği gibi, bu girişimin meşru, hatta gerçekçi ve politik tarih bakımından geleneksel bir zemini vardı aslında: "Anayasayı, "o dönemde kimin borusu ötüyorsa" o yapar. Toplumda hangi güç ağır basıyorsa... Bizde de böyle olmuştur, batıda da." Bu tespitten hareketle Türkiye'de geniş bir kesim, parlamenter sistemin bahşettiği hakları kullanan AKP'nin yeni anayasal düzenlemelerinin karşısında duran Anayasa Mahkemesi gibi bürokratik aygıtları "demokrasiyi törpüleyen" güçler olarak niteleyebiliyor.

İşte birkaç gün önce Anayasa Mahkemesi türbana serbestî girişimini "laikliğe aykırı" buldu. Hemen ardından AKP'nin isteğiyle yeni bir "sivil anayasa" taslağı hazırlamasıyla bilinen Prof. Ergun Özbudun, Anayasa Mahkemesi'ni "parlamentodaki milli iradeyi hiçe sayan bir demokrasi düşmanı" olarak tanımlayabilecek görüşlere şu sözleriyle zemin hazırladı: "Bundan sonra TBMM'nin anayasayı değiştirme iktidarı yoktur, anayasayı değiştirme iktidarı yani kurucu iktidar Anayasa Mahkemesi'ne tevdi edilmiştir. Ben bunun hiçbir yerleşik batı demokrasisinde örneğini bilmiyorum."

Özbudun bu iddiasını mevcut Anayasaya referans vererek, Anayasa Mahkemesi'nin "şekil bakımından denetleme" yetkisi olduğunu, fakat bunu aşarak "içerik bakımından denetleme" de yapmaya başladığını söyleyerek haklı bir şekilde temellendiriyor. Ne de olsa Anayasa Mahkemesi şeklen uygun gerçekleştirilen bir Anayasa değişikliğinin içeriğine kıl olmuş durumda. Fakat Özbudun "hiçbir yerleşik batı demokrasisinde örneğini bilmediğini" söylediği parlamento-dışı yasama yetkisi için "yerleşik batı demokrasisinin hangi kendine özgü sapmalar karşısında/sayesinde yerleşik olabildiğini" cevaplamalı, dolayısıyla "batı faşizminin tarihine" yeniden göz atmalı.

Bu noktada şeytanın avukatlığını üstlenmemiz gerekiyor. Meselenin hukukun kapsayamayacağı, meşruiyete gereksinim duymayan bir boyutu var. Madem Schmitt'in dediği gibi parlamento kamusal tartışmanın kamusal özgürlük yarattığı açık bir mekân değil ve madem Ardıç'ın ima ettiği gibi "sırf borusu ötüyor diye" parlamento çoğunluğu temsil etmenin ötesinde partizan çıkarları gözetmeye cüret edebilir; o halde tıpkı parlamento gibi, "anti-parlamenter" erkler de kapalı kapılar ardında kendi borularını öttürme hakkına sahiptirler.

Nitekim tam da bunu yapıyorlar. "Orman kanunu" politik mücadelelere hükmettiği sürece, elbette türbana serbesti girişimi karşısında türbanı yasaklama girişimi bulunacak ve elbette ipini koparan kendi anayasasını yazmaya ve savunmaya kalkacaktır. Günümüzde parlamento "demokrasinin mabedi" olamadığından, anti-parlamenter gelişmeler de basitçe "anti-demokratik" olamazlar.

Nedir gözden kaçan? Ne parlamento demokratiktir, ne de mahkeme. Siyasal alan olduğu gibi anti-demokratiktir. Bu yüzden, demokrasinin henüz uğramadığı (hatta ne anlama geldiğinin düşünülmediği) bu ülkede hukuki ve parlamenter zorbalar iktidarlarını yarıştıracaklar; bizler de onlara paylaşamadıkları ve dahası hak etmedikleri "demokrat", "özgürlükçü", "laik" gibi sıfatları layık görmediğimiz ölçüde özgürlüğün iktidar sahiplerini tehlikeye atabilen bir şey olduğunu kavramaya başlayabileceğiz.

   827 defa okundu Yorum Yaz        Yazdır        Arkadaşına Gönder

Yazarın son 10 yazısı Yazarın tüm yazılarını görüntüle
06 Eylül 2008, Cumartesi   Robert Walser'i okumamanın ızdırabı
30 Ağustos 2008, Cumartesi   Nagasaki'den Kıbrıs'a, Weller'den Mamas'a
23 Ağustos 2008, Cumartesi   Bir cinayetin yıldönümü
16 Ağustos 2008, Cumartesi   Sol'un "hasımsızlığı"
09 Ağustos 2008, Cumartesi   Ölüm, sorumluluk, sır
02 Ağustos 2008, Cumartesi   Kara Şövalye ve siyasetin trajedisi
26 Temmuz 2008, Cumartesi   Sendikal lakayıtlık: Ya kapitalizm gidecek, ya da biz...
19 Temmuz 2008, Cumartesi   Olağanüstü hallerimiz
12 Temmuz 2008, Cumartesi   Kılavuzu Kissinger olanın...
05 Temmuz 2008, Cumartesi   Tahtası eksik bir ülke ve "su tahtası" eksik bir adam



DÖVİZ KURLARI : .
DÖVİZ CINSI ALIŞ SATIŞ
1 DOLAR 1.2122 1.2207
1 STERLİN 2.1588 2.1749
1 EURO 1.7582 1.7706



YAZARLAR : .

Başaran Düzgün

FARKLILIK YARATABİLME ADINA...

Ali Baturay

HÜKÜMET, EŞEL-MOBİLLE OYNAYARAK KENDİ KUYU...

Hasan Hastürer

Tiyatromuza yaşam verenleri hep ayakta alk...

Mustafa Doğrusöz

Kırmızı çizgili yıllar(39)...

Akay Cemal

Hristofyas'ın tavsiyelerine bu halkın ...

Ahmet Tolgay

Okunması gereken "Kıbrıslı" bir ki...

Bilbay Eminoğlu

Eski insanlarımız

Hüseyin EKMEKÇİ

Doktorun değeri...

Dilek ÇETEREİSİ

"2 tel saçım da çıktı"

Aysu Basri

DİN DERSLERİ

Dr. Umut Altunç

Normal doğum mu? Sezeryan mı?

Uzm. Mine Çağlar

Akciğer kanseri

Türem Delikurt

Tüp Bebek Yöntemi: 30 yıllık bir geçmiş ve...

Dr. İsmail KEMAL

Futbol diplomasisi

Emin AKKOR

Zayıf halka bulunup, çekiliyor

Oğuz Metiner

Ramazan'a girerken

Psikolog Ayla Kahraman

OKUL

Naile SOYEL (GIDA MÜHENDİSİ)

Veee Renkler...

Mehmet RATİP

Robert Walser'i okumamanın ızdırabı

Dr. Orhan Aydeniz

Dünya Barış Günü

Harid Fedai

(Geçen haftanın devamı)





© 2003 - 2006 Kibris Gazetesı
Tüm hakları saklıdır.
İzinsiz ve kaynak belirtilmeden yayınlanamaz.
Haber Merkezi: info@kibrisgazetesi.com
Sitedeki tüm harici linkler ayrı bir sayfada açılır. Kibris Gazetesı harici linklerin sorumluluğunu almaz.
Last Digital
eNewspaper Automation Software
Technology by:
                     
Dışarıya link Last Digital