|
Satranç oynamayı bilmem. Ama satrancın bir strateji ve zeka oyunu olduğunu bilirim.
Binlerce yıl önce Uzakdoğu'dan İran'a, oradan da Araplar kanalıyla Avrupa'ya geçmiş. Eski Pers hükümdarlarının düşman ordularını mağlup etmek için strateji geliştirmek amacıyla bu oyundan yararlandıkları söylenir. Günümüzde ise bir spor ve eğlence aracı olarak popülaritesini artırarak sürdürüyor.
Müzakere diplomasisi de özde satranç gibidir. Ne zaman, neyi, nerede kullanacağınızı iyi bilmeniz gerekir. Sadece atacağınız ilk adımı değil, bir sonrasını ve ondan sonrakileri de hesaplamak zorundasınız. Kaç adım ötesini görebilirseniz o kadar başarılı olursunuz. Yoksa, yine satrançta kullanılan bir ifadeyle, MAT olursunuz!
1 Temmuz'da yer alan ve dört buçuk saat süren Talat-Hristofyas görüşmesi sonunda yayınlanan ortak bildiri, Kıbrıs Türk tarafı olarak mat olduğumuza dair kuşkular yaratmış ve halkımızı ikiye bölmüştür. "Tek egemenlik" ve "tek vatandaşlık" konularında Rum tarafının isteklerini, daha "tam teşekküllü" müzakereler başlamadan kabul etmiş olmamızı kimileri ağır bir dille eleştirirken, kimileri ise bu kararı savunmaya çalışmaktadır. Siyasi düzeyde gösterilen tepkilerin yanısıra, akademik çevreler ve sivil toplum örgütlerinin de tartışmalara katılması konuya yeni bir boyut kazandırmıştır.
Normal şartlarda, başlatılan bu tartışma, egemenlik gibi önemli hatta yaşamsal bir konuda ulusal mutabakat (veya konsensüs) oluşturulması açısından kuşkusuz yararlı olurdu. Yine de yararsızdır demiyorum; ama büyük ölçüde teorik kalmaktadır. Çünkü tartışma bu konuda karar verilmezden, yani "tek egemenlik" kavramı ortak bildiriye girmezden önce yapılmalıydı. Başka bir deyişle, KKTC Anayasası'nda sadece "halk"a verilen bu yetki konusunda yine halk'ın görüş ve onayına başvurulmalıydı. Halbuki bu yapılmamış, toplantıdan önce görüşmecimiz olarak Sayın Cumhurbaşkanı'na bu konuda muhalefet tarafından yapılan uyarılar da gözardı edilmiştir.
Basınımızda egemenliğin tarihi, felsefi, hukuki ve siyasi boyutlarıyla ilgili ilginç yazılar çıkmaktadır. Ortaya konan görüşlere saygı duyuyorum. Ancak, gerek bunlar gerekse yabancı uzmanların yazıp söylediklerinden, bu karmaşık konunun değişik boyutlarıyla ilgili evrensel diyebileceğimiz ortak bir görüşün bulunmadığı sonucu çıkmaktadır. Örneğin, egemenlik "bölünür müydü, bölünmez miydi?", paylaşılır mıydı, paylaşılmaz mıydı?", "tek miydi, çift miydi?" konularında meslek hayatım boyunca farklı görüş ve yaklaşımlarla karşılaştım. Bu akademik tartışmalar kafamızı karıştırmasın. Modern diplomasinin en büyük isimlerinden Henry Kissinger'in Kurucu Cumhurbaşkanı Sayın Denktaş'a "sakın egemenliğinizi vermeyin; bir daha geri alamazsınız" demesi, konunun önemini ve gerçek boyutunu anlatmaya yeter sanırım. Nihai tahlilde, sözlük anlamı "hakimiyet" veya"en üst yetki" olan egemenlik, fiili kontrol demektir ve onu kullanabilene aittir. Yani, bir Türk atasözüyle "at binenin, kılıç kuşananındır"!
Bizim için de sorun işte burda başlıyor. Biz bu ata çoktan bindik ve ismini de Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti koyduk. Bu atı ne kadar başarıyla sürdüğümüz tartışılabilir; ama atın bize ait olduğu değil! Yeni bir tay istiyorsak, bu atı bir diğeriyle çiftleştirmemiz gerekir. Yoksa tay bize gökyüzünden zembille inecek değil! Siyasi anlamda bu, başlangıç noktamızın ve egemenliğin kaynağının (yani tayın anne ve babasının) bilinmesi demektir. Bu da bağımsız ve egemen, gerçek anlamda iki "Kurucu Devlet"tir. Ne "bakir doğum" gibi muğlak kavramlar, ne de "Kıbrıs Cumhuriyeti'nin devamı" gibi temelde Kıbrıs Rum egemenliğine dayalı talepler bizi istediğimiz yere götürmez. Olsa olsa Rum tarafının "ozmosis" politikasına kolay lokma yapar!
Sayın Talat'ın Alithia gazetesine verdiği mülakatta "benim için bu federasyonun, Kıbrıs Cumhuriyeti ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nden oluşacağı gayet açık bir unsurdur" demesi bu konudaki endişeleri gidermeye yeterli değildir. Bir kere, eğer bu konuda mutabakat varsa niye bu açıklama metnine konmadı? İkincisi, eğer oluşacak yeni ortaklık (ki yeni olup olmadığı da belli değildir) "Kıbrıs Cumhuriyeti ve KKTC'nin bir karışımı" (yani her ikisinden de unsurlar taşıyan bir oluşum) olacaksa, her birinden hangi dozda unsurlar taşıyacaktır? Yani siyasi eşitlik ilkesine ne ölçüde riayet edilecektir? Konuyu çevreleyen diğer unsurlara bakıldığında (örneğin "tek halk", "birleşik Kıbrıs", vs.) bunun uluslararası alanda tanınmış, AB üyesi bir "Kıbrıs Cumhuriyeti"nin ana unsur olacağı bir sistemin içine küçük ve tanınmamış KKTC'nin bir yama olarak entegre edilmek istendiği şeklinde bir tablo ortaya çıkmaktadır. İçinde birkaç damla viski olan bir bardak su düşünün. Sizce bu viski midir yoksa su mu?
Son günlerde çıktığım bir televizyon programına telefon eden bir vatandaş "Sayın Talat'ın yerinde olsaydınız siz ne yapardınız?" sorusunu sordu. Olmadığıma göre (haşa!) söyleyeceklerimin biraz da "spekülasyon" olacağını belirttikten sonra, "geçmiş tecrübelere dayanarak bu tür hassas konularda görüşmeci konumunda olan bir liderin 'Bu çok ciddi ve yaşamsal bir konudur. Cumhurbaşkanı da olsam yetkilerimi aşar. Dolayısıyla, karar vermezden önce Meclis'im ve halkıma danışmak zorundayım' demek suretiyle zaman kazanmak ve konuyu halkın tüm katmanlarıyla görüşüp ancak ulusal bir mutabakat oluştuktan sonra bir karara bağlamaya çalışırdım" dedim.
Görülüyor ki bunu yapmak yerine, Sayın Cumhurbaşkanı bütün riskleri üzerine alarak Hristofyas'ın "ortak dil" dediği "tek egemenlik" gibi çok dar ve sınırlayıcı bir çerçevenin içine girmeyi baştan kabul etmiştir. Bunu "tek uluslararası kimlik", "tek vatandaşlık", "Kıbrıslılık" adı altında "tek halk" ve "birleşik Kıbrıs" kavramlarıyla birleştirince içine sokulmak istendiğimiz cenderenin boyutu ortaya çıkacaktır sanırım.
Sayın Cumhurbaşkanım, Sayın Mehmet Ali Talat: MAT mı ediliyoruz acaba?
|