|
Cumhurbaşkanlığı'nda benim görev yaptığım dönemde iki kapı vardı...
Saray tarafında değil, o zamanki tabiri ile "barangalarda"...
Yani baraka tarafında...
Giriş iki taraftan yapılırdı...
Biri Müsteşar tarafına diğeri normal vatandaş girişi...
İki kapıyı da rahatça kullanırdınız...
Bazen, iki paket makarna, bir kilo yağ, bulgur vesaire gibi iaşe alanlar da iki kapıyı kullanırdı...
Ve genellikle seçim zamanında yoğunluk artardı...
Gördüğünüz tipleri roman konusu yapsanız hepsi bir roman kahramanı olurdu...
Üçkağıtcıdan, kumarcıya, serseriden dolandırıcıya kadar herkes...
Kapıyı o günlerde görürlerdi...
Adam, boşuna dememiş; "Ben ne filimler gördüm" diye...
***
Hasbelkader danışmanlık görevi yaptım...
İzin kullanmadan yaşadım....
Eğreti ata binen bir şövalye edası ile, ama kendi isteğimle indim...
Zaten kimine göre silahşörüm, Nuran'a göre şövalye...
Bana sorarsanız, insanım...
Kavgada öndeyim, barışta geride...
Ahlaki değer yargılarım bunu gerektirdi çünkü...
***
O günlerde tanıdım Teralı'yı...
Adının, bir gün doğduğu köyün önüne bile geçebileceğini düşünmeden...
Barakaların giriş kapısının yanında bir odanın çiçeklerle donatıldığını gördüm...
Dünde mezarlık çiçeklerle donatılmıştı...
Bu vefa duygusu beni iliklerime kadar titretti...
***
Ancak ne yazık ki, o gün o odayı çiçeklerle donatanların çoğu dün yoktu...
Belki vefasızlık duygusudur, belki iş yoğunluğu...
Gerekçe ne olursa olsun, bu saygısızlıktır...
Üstelik dünyalar güzeli bir insana karşı saygısızlıktır...
***
Son kez birer kahve içtik, Hasan Yükselen'in odasında...
Samimi bir sohbet yaptık...
Yüreğinde kir olmayan ve buralı olanların beni sevdiğini hep hissettim...
Daha önceki zamanlarda da sohbetlerimiz oldu...
Çünkü anlayana sözleri bal gibiydi...
Anlamayanlar için yorum yapmayacağım...
Teşhis için gittiği gün bir yakın dostuma; "O sağlam insandır" demiş...
Zaten dün YDÜ'deki töreni yaşayanlar fotoğrafı gördü...
Bu yazıyı dün yazacaktım ve başlığını da "Adı köyünün önüne geçen adam" diyecektim...
Kısmet bugünmüş...
|