|
Sene 1967, mevsim sonbahar...
Yıllar sonra kar yağan Lefkoşa'nın, nice kurbanlar verdiği sene...
Benim beynimde bir uğultu...
Sonra, beyaz peruklu İngiliz yargıcın şu sözleri; "Sit down Mr. Behiç"...
Bir katil için fazla bir tolerans veya bizim deyimle hoşgörü...
İşte o gençlik yıllarımda aklıma takılan bu soru, beni yıllar sonra, bu esrarengiz cinayeti araştırmaya zorlayacaktı...
Oysa ne gerek vardı...
Aradan yarım asırdan fazla bir zaman geçmiş, eski yaralar kapanmış, olayda taraf olanların birçoğu payeler almış...
Kendi dünyasında yaşayıp, bu kabustan uyanmak isteyen insanları uyandırıp o günlere döndürmeye...
İnadım inattı ve bana pahalıya patlasa da bu düğümü çözecektim...
Ve çözdüm de...
Ama yirmi sene sonra...
***
Uçan bir fıçıya benzettiğim uçakla ilk yolculuğu Adana'ya yapmıştık...
Cehennemi bir gecede...
Şimşeklerin yıldırımlara yol gösterdiği bir gecede...
Posta Sokağında göçmen kuşların yaşadığı ve belki de hiç kullanılmayan tiyatro sahnesinde...
Daha doğru bir deyimle beni Havva Ninemin yatırdığı sahnede...
Ninem bana dört gözü gibi bakardı...
Bu kadar evlada sahip bir ana bir toruna bu kadar kıymet verir mi, diye düşündüğüm zamanlar da oldu...
Ama, belli ki, o da kırık hayat hikayelerine benim kadar duyarlıydı veya belki de ben onun duyarlılığını almıştım...
Yani ikimizde müthiş bir benzerlik vardı...
Eve gitmeyip, başka yerlerde sabahladığım zamanlarda, sabahın ilk ışıklarına kadar uyumayıp beni arayan oydu...
Ne çare ki ayrılık gelip çatmıştı...
Uçan fıçı bizi, biz gökyüzünün dehşetinin dinmesini bekliyorduk...
Yaşlı büyüklerin Tanrı'ya yakarışları, ardı ardına gelen gürültülere karışıp gidiyor, sağ salim bu yolculuğa çıkmamız için dualar ediliyordu...
Özay'lar, Özbay'lar, rahmetli Erol Kemalettin, Yılsay ve Reyat, beni yolcu edecekler arasındaydı...
O zaman dünya bir başka mıydı, yoksa koşullar mı değişikti diye düşündüğüm çok oldu...
Ancak, yıllar geçtikçe bazı değerleri, kör ihtiraslar ve egolar uğruna sattığımıza da şahit oldum...
|