|
Ve eylül gelip oturdu hayatımıza.
Şimdi gidiyor.
Tüm asaleti ve gururuyla yerleşmişti, oysa. Çok yeni gelmiş, daha gitmeyecekmiş gibi.
Eylül üzerine o kadar çok şey yazılıp söyleniyor ki, eylülü yeniden yaratıp anlamlandırmayı zorlaştırsa da kelimelerin çokluğu, zor değil eylülü yazmak aslında.
Eylül, herkes için ayrı bir duyguda, en asil şekliyle her zaman vardır, çünkü.
Eylül benim için hiç yüzü olmayan bir sevgiliyi özlemek gibi.
Ya da aslında hiç yüzü olmamış bir sevgiliyle buluşmak.
Ve ikisi arasındaki sevinç ile hüzünde asılı kalmak.
Ne sevinmek ne de üzülmek, aslında eylül.
Ama yetinmemek.
Hayattan beklediklerimizle aldıklarımız aslında galiba tam da burada, yetinmemek duygusunda saklanıyor, biraz da.
Ve eylül işte tam da bu duyguda kaybediyor yüzünü.
Ne kadar aşık olsa insan, o sevgiliyi anlatmıyor eylül. Hiçbir yüz, bu kokuya eş düşmüyor.
Ne kadar hasretle beklese de birilerini, bu mevsim, hiçbir kavuşmanın adını yazamıyor.
Hep bir şeyler hasret hep bir şeyler tamam kalıyor eylül karşısında.
Mevsim değişti.
Uzun zamandan sonra mevsimin ilk yağmurları düştü. Artık açık pencereden çiğ sızıyor yastıklara. Ve sabah ayrı bir kokuda gece ayrı bir tatta esiyor, rüzgar.
Yaseminlerin veda vakti, şimdi.
Ha gitti ha gidecek gibi en güzel haline bürünüyor gecenin kokusuna bulaşıp.
Ve rüzgar esip giderken, eylül de gitmeye hazırlanıyor
Hayat yetinip kabullendiklerimiz, "bu kadar" dediklerimizle, yetinmeyip kaybettiklerimiz arasındaki ince çizgide sırıtıp duruyor.
Kabullenmekle kafa tutmak bile bazen aynı kapıya çıkarken, bu ince çizgiyi tutturmak zorlaşıyor.
Ama hayatta tam da bilmeden hep bu ince çizgiyi ararken, henüz yeni başlamış hiç bitmeyecekmiş sanrısı alıp götürüyor bizi.
Uzun bir zaman sonra fark ettim eylülün kendi büyüsünü bırakıp gitmek üzere olduğunu. Çok zaman sonra, bir şarap tadına saklanmış deniz kokusu vurduğunda burnuma, denizin ve eylülün birbirinden uzaklaşırken birbirine ne kadar yakıştığını fark ettim birden bire.
Gittiğimiz her yerde böyle iz bırakabilsek keşke. Ve gidenler yakıştıkları yeri bilerek gidebilse.
Hayat, kafa tutmakla kabullenmek arasındaki ince çizgide.
Ve eylül bir deniz kokusunda, esen bir rüzgarda sesini bırakırken, bir gece lambasında düş kurmak gibi, yaşamak. Ne kadar gerçek ne kadar düş daha farkına varmadan, insan açıyor gözünü bir şekilde, sıyrılıyor lambanın ışığından.
|