Kibris Gazetesi
ARŞIV


EN ÇOK OKUNANLAR
SİNEMALARDA GÖSTERİMDE OLAN FİLMLER
Gönyeli KTSYD Kupası'na da göz dikti: 7-6
Cihangir Turan ile turladı:1-0
BİR YASTIKTA 50 YIL
Rum yönetimi, 100 bin Euro'ya kadar olan mevduatlara teminat verecek
Simitis: Her iki tarafın da çıkarlarına saygı gösterilmeli
Basketbol hakemleri hazırlıklarına başladılar
Kara Kitap
DİSİ: Rumlara hizmet edecek bazı takvimler var
PORTRE BARMEN Hüseyin Dermuş

YORUMLANANLAR
Avukatlara getirilen yasak hukuka aykırı [1]
Çiftçi ve hayvancıya DESTEK PAKETİ [1]
UBP anahtarı UBP'lilerde olmalı [2]
Büyük sınav [1]
Gazimağusa'da 26 köyde elektrik kesintisi yapılacak [1]
Mahkemelerden rekor cezalar [1]
Küfür etti diye öldürüyordu [1]
Bulutoğluları: Artık ipler koptu [2]
4 ay hırsızlıktan arandı adaya girerken yakalandı [1]
14 yaşındaki kızla cinsel ilişki [3]



Eski Lefkoşa'da bir yaz günü...

Bilbay Eminoğlu

Yazarın tüm yazılarını görüntüle
   18 Mayıs 2008, Pazar Yorum Yaz        Yazdır        Arkadaşına Gönder

Bu satırları dün sabah saatlerinde gazetede yazmaya başlarken sevgili dost Önder Santel'e telefon açtım.

-Tahtakala'dan sen de gelir miydin Sarayönü'ne; Halil Dayı'nın sulu muhallebilerinden yemeye, diye sordum.

-Lefkoşa'da biri var mıydı zaten o muhallebilerden yemeyen, dedi ve ekledi:

-Halil Dayı'nın sulu muhallebisini yemediyse o adam Lefkoşalı değildir demektir!

Sıcak yaz günlerinde evde ben de özene bezene sulu muhallebi yaparım, çok da güzel olur ama yine de Halil Dayı'nın o işteki ustalığını yakaladığımı söyleyemem.

Polis merkezinin tam karşısında Mulla Hasan'ın Kahvesi'nin yanında dururdu el arabasıyla.

Tabii ki kışta sadece sütlü, yaz aylarında hem sütlü hem sulu muhallebi yapardı. Haliyle yazda buz gibi soğuk sulu muhallebilerinin sürümü daha fazla olurdu.

Ne zaman gitseniz, orada beş on kişiyi sulu muhallebilerini kaşıklarken, bir o kadar kişiyi de sırada beklerken görürdünüz.

Pazar günleri dışında her gün orada olurdu. Daha önceden hazırladığı muhallebileri, tabakları, kaşıkları, gül suyunu, buz parçalarıyla soğuttuğu musluklu su leğenini el arabasına yerleştirir, gelir ve her zamanki yerini alırdı.

Gelmesiyle birlikte insanlar arabasının etrafını sarardı.

Bir tabak alır, içine isteğinize göre bir ya da iki muhallebi koyar, üzerine dolu dolu birkaç kaşık pudra şeker serpiştirir, saf gül suyu ve buz gibi su ekler, bir kaşıkla birlikte elinize verirdi. Ayakta yerdiniz.

Hiç unutmam; zaten küçük parçalara bölerek, su, şeker ve gül suyuyla iyice karıştırarak yiyeceksiniz ama yine de ne kadar güzel yapıldığını, ufalanmadığını göstermek için tabağın içine eliyle biraz yukarıdan 'lap' diye bırakırdı muhallebiyi. Kaşıkları da günümüzdekiler gibi değildi, özeldi.

Yedikten sonra isterseniz bir bardak soğuk su dahil, tanesini tam olarak anımsayamıyorum ama iki üç kuruşa satardı. Çoğu müşterileri, siparişini verirken  "çift olsun Halil Ağa" derdi. Yedikten sonra "Bir tane daha" diyenler de olurdu.

                                                                                 

                                                                           ***

Bir zamanların Lefkoşa'sında yaz aylarının bir diğer nefis serinleticisi, Hüsnü Arap'ın saf inek sütünden Samanbahça'daki evinde yaptığı kaymaklı dondurmasıydı.

Kışta "Salep Hüsnüüüü" diye çığırtkanlık yaparak Lefkoşa sokaklarını dolaşan Hüsnü Bey yaz aylarında da üç tekerlekli bisikletiyle "Hüsnü dondurmaaaa, gaymak" diye çıkardı müşterilerinin karşısına. Çocuklarıyla birlikte çok eski bir yöntemle yapardı dondurmasını. Dün gibi gözlerimin önünde. İçinde sıvı halde dondurma bulunan silindir şeklindeki  kapaklı paslanmaz kabı, içinde tuz ve buz parçaları bulunan başka bir kabın içinde sürekli olarak bir sağa bir sola çevirerek dondururlardı. Çoğu zaman bekleyemezdik Hüsnü Efendi'nin bizim sokağa gelmesini. Ya biraz bekleyin, daha pekleşmedi" derdi ya da henüz gevşek de olsa doldururdu, o zamanlar "piskot" dediğimiz külahlara.

Hüsnü Arap kadar olmasa da Tahtakala'nın da usta bir dundurmacısı vardı. Kasım Dayı... Dondurma külahları, daha  "icat edilmeden" dondurmasını çöreğin içine koyardı!.. Çok sonraları, kayınpederi Ali Aylakçı, külahta dondurma işini daha da geliştirdi ve dondurmayı tenekeden yapılmış dikdörtgen şeklindeki bir aygıtla, sandviç gibi  iki gofret arasına koyarak satardı. Aylakçı, dondurma isteyenlere "Külahta mı yoksa sandviç mi?" diye sorardı.

Ya, omuzlarına astıkları "ülüklü" güğümlerde gül şurubu ya da limonata satan şerbetçilere ne demeli.

Bardağı, omuzlarındaki güğümlerden şerbetin akabilmesi için öne doğru iyice eğilerek doldururlardı.

Halil Dayı'nın sulu muhallebileri gibi ucuzdu, birkaç kuruşu geçmezdi dondurma ve şerbet fiyatları.

 

                                                                             ***

Şimdiki nesil "Bambakyan"ın gazozlarını ve içerken mandalina yermiş gibi olduğunuz mandalina suyunu da nerden bilecek.

Ermeni Bambakyan'ın gazoz fabrikası Yenişehir'deydi. Bizim Samanbahça'nın hemen yakınında, polis merkezinin yan sokaklardan birinde de satış yeri vardı. Cam şişelerde satılan o nefis gazoz ve mandalinalarının kapakları da camdı ve pirili (misket) gibiydi.

Kapağı açmak için misketi iyice bastırır ve şişenin içine düşürürdünüz.

Misket, o zamanlar çocukların en sevdiği oyunlardan biriydi. Bambakyan'ın boş gazoz ve mandalina şişelerini toplar, kırar ve içindeki misketleri alır, biriktirirdik. Biraz yeşilimsi ve normallerine göre daha iri olan o misketleri "enek" olarak kullanırdık. Öyle derdik o zamanlar. Enek, "ana misket" demekti. Onlarla daha güzel nişan alırdık.

Bir atışta vururduk öteki küçük misketleri. Bu yüzden Bambakyan'ın şişelerini kırarken, eneğin zarar görmemesine çok dikkat ederdik. En güzel, hiç bir yeri zarar görmemiş, tam yuvarlak olanları seçerdik.

Çok sonraları Coca Cola ve Regis geldi Kıbrıs'a... Bambakyan karşısında güçlü rakipler bulmasına karşın özellikle o  meşhur gazozu uzun yıllar revaçta kaldı.

Rumların ürettiği  "Aroma", "Keo Vita", "Kean" limonata ve portakal suları, "vimto" gibi.

 

                                                                                ***

Coca Cola'nın, günümüzde de var sanırım, sadece kendine özgü yeşilimsi cam şişeler içinde satılmasına başlanmasıyla, gençler kendilerine göre, biraz kumarı andıran  ilginç bir oyun buldu.

Samanbahça'nın Girne Caddesi'ne açılan sokağının köşe başında Hacı Efendi'nin sigara, meşrubat ve başka bir takım şeyler sattığı dükkanı vardı. Hacı Efendi, yaz aylarında dükkanın önüne, içine meşrubat şişeleri ve buz parçaları yerleştirdiği tahtadan yapılmış bir buzluk koyardı.

Zaman zaman orya gidip izlerdim... Oyun  iki kişiyle oynanırdı. Orada kendi aralarında nasıl anlaşmışlarsa oyunculardan biri buzluktan aldığı soğuk herhangi bir meşrubat şişesini sıkı sıkıya tutar, diğeri de bildiğimiz metal kapak açacağıyla hızla kapağı açardı. Kapak açıldığında şişenin içindeki meşrubat taşarsa kapağı açan o meşrubatı kazanırdı. Taşma olmadıysa meşrubat şişeyi tutana kalırdı.

Bazen daha çok şişeyi tutanlar bazen de tam aksine şişeyi açanlar kazanırdı.

Orada yığınla açılmış meşrubat birikirdi. Oyuncular içebildikleri kadarını içer, gerisini evlerine götürür ya da seyircilere ikram ederdi. Tabii Hacı Efendi oradan hiç ayrılmazdı. Açılan her meşrubatın parasını takır takır alırdı.

İki oyuncu, art arda oyunu kaybetmeye görsün, yine anlaşmalı olarak yer değiştirirdi.

Şişeyi tutan açanın, açan da tutanın yerine geçerdi.

Elinde anahtarla şişeyi açmaya hazırlanan oyuncu, tutana "biraz salla", diğeri ise "görmedin mi "salladım" der ve şişeyi hafifçe iki yana doğru sallardı. Oyunun kuralıydı bu; Şişe açılmazdan önce biraz sallanacaktı.

Bazen ne olurdu biliyor musunuz?

İddia üzerine, içindeki meşrubat iyice çalkalanan şişe açıldığında hiç taşma olmaz ya da tersi olur, hiç sallanmamış bir şişeden neredeyse meşrubatın yarısı dökülürdü.

 

                                                                                  ***

Daha önce de yazdım...

Bir zamanlar evlerde, işyerlerinde tahtadan yapılmış buzluklar kullanılırdı ve buz kalıplarıyla soğutulurdu.

Meşhur Buzcu Enver, yaz aylarında üç tekerlekli yük bisikletiyle (o zamanlar velesbit derdik) evlere, dükkanlara buz dağıtırdı.

Günümüzde Maliye Bakanlığı'nın bulunduğu geniş alanda buz fabrikası vardı. Sulak bir yerdi, yemyeşildi oraları.

Buzcu Enver, fabrikadan aldığı büyük buz kalıplarını, ya bütün ya yarım ya da dörde bölerek satardı. Biz, bütün aileler gibi evdeki buzluğumuz için "bir garto" da denilen çeyrek parça alırdık. Babam kolayına erimesin, akşama kadar idare etsin diye torbaya sarar, sonra koyardı buzluğa. Hava kararıncaya kadar içecek soğuk su bulurduk.

Tabii o ilkel buzluklar, yalnızca soğuk su elde etmek için değil, meşrubatın, sebze ve meyvelerin soğutması bazı yiyeceklerin taze kalmasını sağlamak için de kullanılırdı. Etler daha çok buzluğun üst kısmında buz parçasının bulunduğu yere yerleştirilirdi.

Keşke elimde bir fotoğraf olsa da o buzlukların nasıl bir şey olduğunu size gösterebilseydim.

 

                                                                                ***

Yazıma, "Eski Lefkoşa'da bir yaz günü..." diye başlık atmıştım.

Peki, yıllarca önce bugünkü gibi bir pazar gününü nasıl geçirirdi insanlarımız?

Hemen söyleyeyim; şimdiki gibi mangal yakarak, piknik yaparak değil tabii ki.

Toplumumuza "mangal kültürü" çok sonraları yerleşti.

Herhalde öteki yerleşim birimlerinde de öyleydi; Lefkoşa'da insanlar, güne fırına verilecek patates kebabını hazırlamakla başlardı.

"Kadeyif sinisi" denilen (günümüzde hala öyle diyoruz) sinilere ikiye bölünmüş patatesler, et parçaları, dilimlenmiş soğan, domates yerleştirilir, fıstık yağı, tuz, karabiber eklenir ve pişirilmesi için fırınlara verilirdi.

Biz Asmaaltı'nda, günümüzde sanırım "Bereket" adıyla hala hizmet veren, o zamanki adıyla "Anastas'ın Fırını"na götürürdük tepsimizi. Sabah saat 09.00 gibi Ermeni fırıncıya tepsiyi teslim eder, öğle ya da en geç saat 13.00'te arardık.Fırıncı, karışmasın diye bir alçı parçasıyla tepsinin üzerine getirenin adını yazardı.

Tahtakala'da da, pazar günleri için fırın kebabı pişirmeyi kabul eden Kıbrıslı Türk ve Kıbrıslı Rum fırıncılar da vardı. Cemal Dayı'nın fırını, Mustafa Dayı'nın fırını, Toğli'nin, Biçoli'nin, baklavacı Yorgo'nun  fırını gibi. Baklavacı Yorgo'nun oğlu Andreya tepsi kenarına tebeşirle isim değil, bir numara yazar ve o numaranın yazılı olduğu bir kartçığı tepsi getirene verirdi.

Okkalık beyaz ekmekleriyle ünlü Deli Hüseyin de biraz nazlanmasına karşın kebabını pişirmesini isteyen müşterilerini geri çevirmezdi.

Ne güzel olurdu, odun ateşinde pişmiş o kebaplar. Mangalda yaptığımız şiş, şeftali, pirzola kebaplarına dur şurda derdi!

 

                                                                                  ***

Pazar günleri başka neler mi yapardı insanlarımız?

Özellikle gençler bir "loforiyo" (otobüs) kiralar Girne'ye denize giderdi.

Yine 20-25 kişilik bu otobüslerle adanın çeşitli yerlerine geziler yapılırdı.

Akşam üzeri serinde, çiçeklerle süslenmiş otobüslerde şarkılar, türküler söylenerek dönülürdü  Lefkoşa'ya...

Ve akşam faslı başlardı...

Evlerin önü sulanır, oturulur, tatlı sohbetler yapılırdı....

Yaseminler dizilirdi ipliklere...

Çoğu zaman olduğu gibi acıklı, oğlanla kızın kavuşamadığı siyah beyaz yeni bir Türk filmi seyretmek için mendillerle Çağlayan'a yazlık sinemalara akın ederdi insanlar.

Nerde o eski Lefkoşa, nerde o güzel günler.

Daha yazmak isterdim ama bakıyorum yerim kalmamış.

Damdan düşer gibi olacak ama bu haftalık da bu kadar diyelim...

Haftaya bir başka nostaljik yolculukta buluşmak üzere esen kalın.

   786 defa okundu Yorum Yaz        Yazdır        Arkadaşına Gönder

Yazarın son 10 yazısı Yazarın tüm yazılarını görüntüle
11 Ekim 2008, Cumartesi   Okurlardan güncel konulara ilişkin görüşler...
10 Ekim 2008, Cuma   Yatıp kalkıp dua edin bu halka...
08 Ekim 2008, Çarşamba   "Keşke bu otomobil keşfedilmesiydi"
07 Ekim 2008, Salı   Görünen köy kılavuz istemez
05 Ekim 2008, Pazar   Eski Lefkoşa'nın eskileri
04 Ekim 2008, Cumartesi   Böyle hükümetçilik, böylesine ciddiyetsizlik olur mu?
30 Eylül 2008, Salı   Hayat bayram olsa...
28 Eylül 2008, Pazar   Seydali'nin öyküsü (II)
27 Eylül 2008, Cumartesi   Varan üç!
26 Eylül 2008, Cuma   Aman avcı vurma beni...



DÖVİZ KURLARI : .
DÖVİZ CINSI ALIŞ SATIŞ
1 DOLAR 1.4210 1.4310
1 STERLİN 2.4073 2.4252
1 EURO 1.9296 1.9432



YAZARLAR : .

Başaran Düzgün

ÇIKARLAR MI KORKULAR MI?

Ali Baturay

EROĞLU DÖNMELİ MİYDİ?

Hasan Hastürer

Şimdi obir taraftan ucuz olduk... Tamam mı...

Mustafa Doğrusöz

Kırmızı çizgili yıllar(43)

Akay Cemal

Desmond Tutu'yu kim tutar?..

Ahmet Tolgay

LAFORİZMALAR

Bilbay Eminoğlu

Okurlardan güncel konulara ilişkin görüşle...

Omaç BAŞAT

Önce evimizin içini temizleyelim

Hüseyin EKMEKÇİ

Cevap hakkı...

Dilek ÇETEREİSİ

Kuliste içtiler salonda oy verdiler

Aysu Basri

8-5 İNSAN HAKKI DÜZENİ

Emin AKKOR

Gerçek kabullenmeden çözüm üretilemez

Uzm. Mine Çağlar

Akciğer kanseri

Dr. İsmail KEMAL

Mali kriz ve AB

Oğuz Metiner

Ramazan Bayramınız mübarek olsun sevgili o...

Harid Fedai

Lârnaka Limanı





© 2003 - 2006 Kibris Gazetesı
Tüm hakları saklıdır.
İzinsiz ve kaynak belirtilmeden yayınlanamaz.
Haber Merkezi: info@kibrisgazetesi.com
Sitedeki tüm harici linkler ayrı bir sayfada açılır. Kibris Gazetesı harici linklerin sorumluluğunu almaz.
Last Digital
eNewspaper Automation Software
Technology by:
                     
Dışarıya link Last Digital