|
Yıllarca önce 30'lu, 40'lı, hatta 50'li yıllarda, insanlara "Bir gün gelecek..."diye başlayarak günümüzdeki yaşam koşullarından söz edilecek olsaydı, alınacak yanıt; "Sen aklını oynattın be adam" şeklinde olurdu herhalde.
Örneğin...
Evde, altında odun ya da islim ateşi bulunan kocaman bir kazanın içinde, yeşil "develi" sabunla kirli çamaşırlar kaynıyor...
Evin kadını, elinde bir değnek arada bir çamaşırları karıştırıyor...
Mahalle sucusunun katırlı arabasıyla gelip, tenekesi bir kuruşa doldurduğu "Küllü küpü"nden maşrapayla su alarak kazana ekliyor...
Derken, ateş azalıyor, evde odun da bitmiş ateşi takviye edemiyor ya da fazla pompalamaktan islim patlamış...
Evin içini, gazyağı kokulu siyah dumanlar sarmış...
Kaç zamandır iyi yanmayan islimi, islimciye verip bakımını yaptırmamışlar...
Eee ne olacak şimdi?
Çamaşırlar kazanda bekletilecek tabii...
Ta ki, konu komşudan biraz odun temin edilsin ya da çalı çırpıyla, şuradan buradan toplanacak tahta parçalarıyla ateş yeniden tutuşturulsun...
Olmadı, islimcinin gelip islimi tamir etmesini bekleyeceksiniz.
Komşudan, eğer o sırada kullanmıyorlarsa islimini ödünç alabilirsiniz ama herkesin her an gereksinim duyabileceği, evin demirbaşını size "Bize de lazım" diye vermeyebilirler.
İşte böyle bir durumda evdekilere kalkıp da, "Bir gün gelecek çamaşırları elektrikli makineler yıkayacak... Siz, çamaşırları makinenin içine koymaktan ve biraz çamaşır tozu eklemekten başka hiç bir şey yapmayacaksınız. Oturup keyfinize bakacaksınız..." demiş olsaydınız sizi deli çıkarırlardı!
***
Ben Samanbahça'da yaşadım o günleri...
Zor günlerdi ama güzeldi!
Bizim hanım geçenlerde evde temizlik yapıyordu...
Yıllar sonra nereden bulup çıkardıysa, elinde bir islim karşıma dikildi...
Sanırım, rahmetli anacağım vermişti bana onu; yadigardı.
Ve pırıl pırıldı...
-Bunu n'apacağız?... Atalım ya da antika diye birine verelim, demez mi?
Yanıtımı tahmin ettiniz herhalde:
-Sakın ha! Nerden bulduysan koy yerine; atacak bir şey bulamadın mı?
Evde, kömür ateşiyle yanan bir de ütü var...
Hiç elden çıkarır mıyım öyle şeyleri.
Keşke bir de el değirmenim olsaydı. Bahçede bir yerlerde antika diye sergilerdim!
El değirmeni deyip geçmemek lazım.
Altlı üstlü, iki ağır yuvarlak taştan oluşan o değirmenlerle bir zamanlar insanlar, buğday, mercimek falan öğütür; un, bulgur çıkarırlardı...
Elde ettikleri undan hamur işleri yaparlardı...
-İşleri mi yoktu?, demeyin...
Hamarattı insanlar, zevkle yaparlardı o işleri...
Zaten başka seçenekleri yoktu...
Ne yapacaklardı yani...
Günümüzde olduğu gibi bir markete gidip, pırıl pırıl paketlerde satılan hazır un, bulgur, mercimek mi alacaklardı?.
"Market" sözcüğünü bile bilmezdi insanlar o yıllarda.
***
Önümüzdeki haftalarda size, eski Lefkoşa'nın daha başka renkli simalarını anlatmayı sürdüreceğim. Fırsat buldukça bir takım araştırmalar yapıyorum, o güzel insanlarımızın hayatta olan yakınlarını bulmaya çalışıyorum. Pek de zamanım yok ama sizi geçmişe yolculuktan mahrum bırakmak istemiyorum.
Bu haftayı, 50-60 yıl öncesine şöyle kısa bir yolculuk yaparak geçirelim dedim.
Evet; zordu yaşam bir zamanlar ama kimse şikayetçi değildi halinden.
Fakirliğe, sıkıntılara karşın mutluydu insanlar, yüzleri hep gülerdi.
Ve hizmet herkesin ayağına gelirdi.
Günümüzde evdeki elektrikli bir eşyamız arızalanacak, bozulacak olsa tamir ettirebilmek için akla karayı seçiyoruz.
O kadar ki, biraz da o eşyanın artık eskidiğine, çok daha güzel, çok daha gelişmiş modelleri çıktığına bakarak yenisini alıyoruz.
Halbuki eskiden hiç bir şey atılmazdı.
Artık giyilemeyecek hale gelen, altı delinen ayakkabılar, yırtılan elbiseler bile.
Kunduracılar, terziler ne güne dururdu?
Zaman zaman eve, ayağınıza gelirlerdi.
Örneğin islimciler, kunduracılar, yorgancılar, kazancılar, kalaycılar, kuyucular bizim mahalleden hiç eksik olmazdı.
Kunduracı Andrea'yı örnek gösterelim.
Kalemi kulağında, dümenine bir çanta asılmış bisikletiyle gelir, kapı kapı dolaşır; tamir edilecek ayakkabı, terlik falan varsa alır gider, birkaç günde yapar getirirdi.
Yeni ayakkabı yaptıracaksanız, ayağınızı bir kartonun üzerinde tutar; Andrea, kalemle ve "metro"yla ölçüsünü alırdı... Getirdiğinde denerdiniz ve "kutu gibi ayağınıza oturduğunu" görürdünüz.
Yorganlar, yastıklar mı tazelenecek?
Yorgancılar gelir evde yapardı...
Atık suların aktığı kuyu mu dolmuş, pis sular evin içine mi taşıyor?
Vidanjör falan ne gezerdi o zamanlar ama kuyucular vardı....
Dolan kuyunun yanına derin bir kuyu daha kazarlar, alttan iki kuyuyu birbirine bir kanalla birleştirirlerdi.
Çok zor ve tehlikeli olmasına karşın bir atmaca çevikliğinde yaparlardı işlerini.
İslimcinin, artık iş görmez hale gelen isliminizi "full servisten" geçirmesi en çok bir çeyreğini alırdı.
Kalaycılar, üç beş günde bir gelirdi Samanbahça'ya..
Kalaylanacak kazanı, tencere ya da tavayı verirdiniz alıp giderler, pırıl pırıl teslim ederlerdi.
Daha çok çingeneler yapardı o işi.
Yaz aylarında evde suyun bitmesi de pek sorun olmazdı.
Su temin etmenin üç yolu vardı.
Ya mahalle çeşmesine gidecek; sıra beklemeye, hatta saç saça baş başa kavga etmeye razı olacaktınız...
Ya bir el abasıyla cami çeşmelerinden tenekelerle taşıyacaktınız...
Ya da sucunun gelmesini bekleyecektiniz.
Bir kuruş tenekesi; beş on teneke alırsanız bir teneke de cabası olurdu.
***
Samanbahça'da bir de usta nalbantımız vardı.
Abdullah Efendi...
Arabahmet Camii'nde hem müezzinlik yapardı hem de evde nalbantlık.
Bizim evin arka sokağında köşe başındaydı evi.
Çocuktuk ve çok ilgimizi çekerdi yaptığı iş.
Etrafına toplanır, seyrederdik onu.
Arabacılar nallamak için atlarını, katırlarını; köylüler eşeklerini getirirdi.
Bazı hayvanlar huysuz olurdu; ürkerdi, kişnerdi. Ama Abdullah Efendi için onları sakinleştirmek, iş bitinceye kadar sakin durmalarını sağlamak çocuk oyuncağıydı.
Civar köylerden eşekleriyle gelen köylülerin ilk uğrak yeri de Asmaaltı ve Arasta'daki ısladırcılar (bir tür semer) olurdu. Ya yeni bir ısladır ısmarlarlar ya da varolanı, orada beklerken tamir ettirirlerdi.
Hemen her evde evin erkeğinin bisikleti vardı...
Günümüzde arabalarımızı zaman zaman servise verdiğimiz gibi, bisikletler de "ebisgevi" (genel bakım ve onarım) için bisikletçiye götürülürdü. Şakir Usta, Köse, Ali Dayı o zamanların çok usta bisikletçileriydi.
Hiç unutmam...
Sanırım ya ilkokulu bitirdiğimde ya da daha sonraları babam bana yeşil renkte, vitesli, dinamolu (ışıklı), arkasında kırmızı ışığı da bulunan "Raleigh" marka güzel bir bisiklet almıştı...
Uzunyan'dan
Aman Tanrım!
Dünyalar benim olmuştu!... Çok sevinmiştim.
Yaradılışımdan mı ne çok titizim, 'mükemmeliyetçi' bir insanım...
O bisiklete sahip olduktan sonra elimden bez parçaları düşmez oldu.
Tekerleklerine kadar siler parlatırdım, toz kondurmazdım üzerine.
Bir gün, bir yerinde bir çizik gördüm.
Hadi bakalım al sana dert!
Gaz yağına batırılmış bezle silerim olmaz, üflerim püflerim olmaz.
Gözümü ayıramaz,oldum o çizikten.
Arka komşumuz bakkal Salih Dayı'nın evinden bizim avluya sarkan erik ağacı aklıma geldi.
Çocuk aklı işte...
Güleceksiniz ama ne yapmaya kalkıştım, biliyor musunuz?
Bisikletim yeşil renk ya; yeşil erik yapraklarını çiziğin üzerine sürüp çiziği ortadan kaldırmak istedim!.
Tabii hiç işe yaramadı; babam güldü halime.
Neden sonra anlayabildim ne saçma ne komik bir iş yaptığımı.
Ama asıl anlatmak istediğim bu değil.
Bisikleti bir süre kullandıktan sonra "ayakça"dan (pedaldan) ya da zincirin içinde bulunduğu ve o zamanlar kasa denilen koruyucudan bir ses gelmeye başladı. Pedalı her çevirdiğimde tak tuk diye bir ses.
Al başına bir dert daha! Üstelik bu kez sorun daha ciddi!
Zinciri, pedalları yağladık ettik olmadı.
-Babam, al götür Şakir Usta'ya, dedi.
O zamanlar, şimdi Saray Hotel'in bulunduğu, oralarda bir yerdeydi dükkânı.
Götürdüm, şikayetimi söyledim.
Şakir Usta eline bir çekiç almaz mı...
Eyvaaaah! Gitti benim bisiklet!
Şakir Usta, çekici tam pedala indirecekti ki...
-Dur! Sakın yapma! Vazgeçtim, bırak kalsın... Varsın takır tukur etsin, dedim ona.
Aldırmadı şakir Usta; üzerine bir bez parçası koyarak pedala iki kez "tak tak" diye vurdu çekiçle.
Sonra da bana "Bin ve git" dedi, para da almadı.
Bindim, korkarak pedalı çevirdim...
Allah Allah! İnanamadım, ses kaybolmuş.
Daha fazla ilerlemedim, durup bisikleti bir kenara, "ayakça"sının (Yaa ayakçası da vardı bisikletimin) üzerine
dayadım ve girdim dükkâna.
Şakir Usta, yaptığı işten emin, başka bir bisiklet üzerinde çalışıyordu. Girdiğimi fark etmedi bile.
-Şakir Usta, çok ama çok teşekkür ederim, dedim.
Dün gibi kulağımda...
Bana ne dedi biliyor musunuz?
-Bak evlat! Doktora gittiğinde doktora sadece şikayetini söyleycen, gerisine karışmaycan. Ne yapacağını o bilir, sen değil. Sen derdine çare bulabilseydin doktora gider miydin?
Vay be!
Ne laf etti Şakir Usta değil mi?
***
Epeyce kafa şişirdim galiba!...
Ne yapayım, böyleyim işte... Eskilerden açıldı mı susmak bilmiyorum.
O zamanlara ait daha neler var belleğimde.
Neyse, bu haftalık da bu kadar diyelim...
Ve aramızdan göçüp giden bütün insanlarımıza Tanrı'dan rahmet dileyelim.
Gelecek pazara kısmetse, bir aksilik çıkmazsa çok daha güzel, çok daha ilginç yeni bir nostaljik yolculukta yeniden birlikte olmak dileğiyle sağlıcakla kalın.
Her şey gönlünüzce olsun.
|