Denizde fırtına gibi esebilir, hatta taklalar atabilirsin!
Aysun Pekşen
Geçen gün eşim televizyonun kumandası elinde kanaldan kanala gezerken; Extrem TV’de önce İstanbul’un Kilyos sahillerini, sonra Arzu Taylan’ın İngilizce röportajını görünce, elimdeki gazetemi bir yana bırakıp izlemeye başladım. Herkesin, ne alaka, dediğini duyar gibiyim. ‘Kiteboard’dan bahsediyorum… Yani, uçurtma sörfü... Paraşüt benzeri kumaştan yapılmış bir uçurtmayla, ‘board’un (tahtanın) üzerinde denizde alabildiğine yol alıyorsunuz. ‘Board’un ayaklarında, elinde uçurtmanın ipleri, rüzgarın gücünü de arkana aldın mı, kim tutar seni?.. Denizde fırtına gibi esebilir; hatta taklalar atabilirsin!..
|
Televizyonda seyrettiğim, Jim Beam Kiteboard World Cup’un Türkiye ayağıydı. (Uluslararası Kiteboard Birliği) 4. ayağı Türkiye’de yapılan yarışmanın, önceki ayakları Fransa, İtalya ve İspanya’da tamamlandı. Türkiye’de 7. kez yapılan bu organizasyona, Türkiye dışından da çok sayıda sporcu katıldı. Yarışmanın sonraki ayakları; Portekiz, Fas, Brezilya ve Yeni Kaledonya‘da tamamlanacak. Anlayacağınız dünya çapında büyük bir organizasyon. Bana canlı seyretmek kısmet olmasa da, yabancı bir spor kanalında İstanbul sahillerini görmek, Türk sporcularla yapılan röportajlar falan... Bu sporu yapmaya çalışmış biri olarak beni mutlu etti. Dünyada oldukça yaygın olan bu sporu Türkiye’de yapan sayısı, maalesef Amerikan futbolu oynayanların sayısı kadar bile yoktur. Kıbrıs gibi rüzgar zengini bir ülkenin semalarında, süzülen bir ‘kiteboard’a da henüz rastlamadım. Gelelim benim ‘kiteboard’ macerama: Hiçbir tatilimde; otelde sadece yemek yiye-rek ve güneşlenerek zaman geçirmedim. Yaklaşık iki sene önce iznimin bol olduğu bir dönemde; hep düşünüp ama ertelediğimiz, Fethiye kıyılarını dolaşmaya karar verdik. Bütün gün deniz, kum, güneş bizi sıkar düşüncesiyle; Fethiye’de ne var, ne yok araştırması yaparken, ‘Fethiye Surf Center’la internette tanıştık. Topladık bavulumuzu, atladık Dalaman uçağına… Sabah sabah, soluğu Çalış Plajı’nda aldık. Kendimizi tanıttık ve ‘kiteboard’ öğrenmek istediğimizi, bir hafta kadar oralarda olacağımızı söyledik. Konuştuğumuz kişi, Türkiye kiteboard şampiyonu Taner Aykut’tu. (2008 The Marmara Kiteboard Festivali’nde yine bi-rinci oldu.) Bize tebessüm ederek, ‘Tabii neden olmasın, bir haftada belki ‘board’un üstüne çıkabilirsiniz’ dedi. Tabii ben, olayın biraz ‘Fransızı’ olarak sadece güldüm. Nerden bileyim gülünecek bir olay olmadığını!.. Ertesi sabah saat 09.00 gibi gelmemizi, şansımız yaver giderse; yani rüzgar varsa, çalışmalara başlayabileceğimizi söyledi.
Ertesi gün Surf Center’da buluşmak üzere anlaşıp, Fethiye - Hisarönü’nde internetten bulduğumuz otele doğru yola çıktık. Oteli telefonla arayıp, geldiğimizi ve yerlerini tarif etmelerini istedik. Otele vardığımızda ise henüz otelin açılmamış(!) olduğunu gördük... Biz şaşkın şaşkın çevreye bakarken, yanımıza otelin müdürü geldi. Küçük bir yanlış anlama olduğunu, aslında bizi beklemediklerini ama istediğimiz odayı pardon(!) ‘suit’i seçebileceğimizi söyledi. Yani, otelin ilk ve tek müşterisi bizdik!.. St. Nicholas Hotel Delux Suit Hisarönü’nde muhteşem bir yerde. Ölü deniz’e tepeden bakan bir havuzu var dersem nasıl bir manzarası olduğunu hayal edebilirsiniz. Odasının ortasındaki jakuzisiyle de, inanın bana uzak doğu otellerine taş çıkarır. Ertesi gün, sanki tatilde değilmişiz gibi sabahın köründe kalkıp, saat dokuzdaki çalışmamız için yola koyulduk. Surf Center’a geldiğimizde diğer çalışanlarla da tanıştık. Çalışanlar ya kuzen ya da kardeş. Burası, tam bir aile şirketi… Samimi bir aile ortamı içinde kurs alıyorsunuz. Bize verilen bir saatlik teorik dersin ardından, elimize tutuşturulan ‘kite’ların küçük versiyonları ile karada ilk çalışmalarımıza başladık. Çevrede, acemilik aşamasını geçmiş, büyük ‘kite’larla karada çalışanlar, hatta suya girenler vardı. İşi ilerletenleri suyun üzerinde, uçarcasına yol almasını seyretmekse son derece keyifliydi.
Benim bu işi pek kıvırabildiğim söylenemez; zira, ‘kiteboard’u elime aldığımın ilk dakikasında onunla birlikte uçuyordum. Öğrenilmesi gereken ilk hareket, havada sekiz yapmak ve dengeyi korumaktı; ama bu görüldüğü kadar kolay bir şey değilmiş… Ben denge özürlü çıkınca, baktım ki olacak gibi değil, hep merak ettiğim rüzgar sörfüne geçiş yaptım. Bir saatlik dersten sonra, tüm denizler benimdi. Bata çıka, düşe kalka yol aldım. Laf arasında o kadar marifetli çıktım ki olmaz olanı başardım, öğrenci ‘board’unu ters düz ettim. Az biraz bu işten anlayanlar bilir; bunu başarmak gerçekten zordur !..
Boş bir günümüzde de Kelebek Vadisi’ne gidip, geçmişi yad ettik. Bundan 10 sene önce, çadırlarda kalıp kamp yaptığımız Kelebek Vadisi’ne, bu defa dağların üstünden baktık. Kıyıda hala çadırların olması ve kıyının ve doğanın korunuyor olması beni şaşırttı ve sevindirdi. Değişen tek şey; dağın sırtına, Kelebek Vadisi’ne kartal gibi tepeden bakan butik otellerin yapılmış olması…
Çalış Plaj’ın da zaman zaman rüzgar bekleyerek, zaman zaman suda debelenerek üç-dört gün geçirdik. Sonradan nereden estiyse, hadi Alaçatı’ya gidelim, dedik. Alaçatı rüzgarının bol ve denizinin sığ oluşuyla bulunmaz bir sörf merkezi. Alaçatı’da tatil, lavanta ve adaçayı kokuları içinde, taştan binaların arasında uzanan daracık sokaklarında gezinip, lokantalarının yola taşan masalarında, zeytinyağlılardan kurulu bir sofrada yemek yemek ve sörf yapmak demek. Butik otel kültürünü benimsemiş Alaçatı’da, sezon döneminde boş oda bulmak neredeyse imkansız. Biz şans eseri birilerinin son anda iptal ettiği bir yere, bir anlamda konduk!.. Kaldığımız Manastır Otel’de, yine bütün Alaçatı otelleri gibi taş binadan yapılmıştı. Otelin görünüşünün oldukça hoş; fiyatının ise oldukça uygun olduğunu belirtmeliyim ...
Sörf yapmayı düşünenler varsa; Alaçatı’da, rüzgar ve ‘kiteboard’un kurs ücreti, Fethiye’deki fiyatların neredeyse iki katı kadar. Buna karşın, ortamın çok daha elit olduğunu kabul etmek lazım. Bir çok sörf okulu var, ama denizde adım atacak yer yok. Sörf yapanları, kocaman Akdeniz salatasını mideye indirirken seyretmekse çok zevkli. Ben öyle yaptım !..
|