Çevreme bakıyorum, işyerlerinde birbirlerine iltifat etmeyen insanlar görüyorum. Nice amir, elemanına doğru yaptığı bir iş için teşekkür etmiyor, “teşekküre ne gerek var, bunu yapmak için para alıyor” diye düşünüyor. Hatta bu düşüncesini dile getiriyor.
Gözlediğim kadarıyla amirler memurlara iltifat etmiyor, memurlar da amirlere etmiyor. Amirlerin memura iltifat etmesi adetten değildir. Kafalarda olan belki de şu: eğer amir memuruna iltifat ederse, amirin otoritesi sarsılabilir, memur şımarabilir, yüz bulur zam ister, hiç olmadı izin ister. Eğer memur amirine iltifat ederse, kafalarda klişe hazırdır; amirine iltifat eden memur, yağcılıkla, yalakalıkla, dalkavuklukla suçlanır.
Bütün bunlar gerçekçi mi, yoksa kafalarımızdaki gerçekçi olmayan şemaların/şablonların mı ürünü? İşyerlerinde, gerçekten amir ile memur arasında büyükçe bir mesafe mi bulunmalı, yoksa bulunması gerekli doğal mesafeyi abartıyor muyuz?
Sanırım amir ile memur arasındaki uzak durma problem işyerlerine özgü değil, günlük yaşamımızın hemen her alanında karşımıza çıkıyor. Örneğin babalar ile çocukları arasında da benzeri kopukluğu yaygın olarak görmek mümkün. Eskiye göre azalmakla birlikte halen sürüyor, nice oğlan, kız babasına onunla gurur duyduğunu açıkça söyleyemiyor, babasına iltifat edemiyor. Bırakın iltifatı, babasıyla rahatlıkla konuşamıyor. Ve ne yazık ki nice baba, oğlunu, kızını bağrına basıp şöyle bir dolu dolu öpemiyor. Hadi işyerlerinde mesafeli duruş gerekli diyelim. Evde de mi gerekli? Hadi diyelim memurun amirini övmesi yağcılıktır. Aile içinde birbirimizi övmek de mi yağcılık?
Hemen her ortamda insanlar arasındaki ilişkilerde fiziksel ve psikolojik anlamda-belirli bir mesafe gerekebilir. Ancak bu mesafeyi, kişisel kaygılarımızdan ötürü gereğinden büyük tuttuğumuzda, iletişimde sorunlar ortaya çıkıyor, gerginliğimiz artıyor, hatta bunların uzantısı olarak psikosomatik rahatsızlıklar beliriyor.
Eğer amirlerin memurları, gerektikçe, gerçekçi bir şekilde övmeleri yaygın bir tavır olursa, o zaman insanların bunu yadırgamaları, şımarmaları söz konusu olmaz. Ve eğer bir amir kendine güveniyorsa, memurundan gelen hak ettiği övgüleri yağcılık olarak algılamaz. (Kendilerine güvenleri az olan kişiler, ne söylerseniz söyleyin yadırgarlar; övseniz bile hayra yormazlar.) hem birbirimize iyi davranmak, birbirimizi yüreklendirmek hem de işimizi iyi yapmak mümkündür.
Tarihten Bugüne İltifat/-sızlık
Bu konuda tarihten iki örnek sunmak istiyorum. Birincisi gerçek, ikincisi rivayet.
Osmanlı’nın son dönemlerinde zengin bir adamın iftar sofraları ün salmış. Bunu duyan padişah bir akşam habersizce konuk gitmiş bu kişiye. Ev sahibi telaşlanmamış. Sadece adamlarına, günlük takımlar yerine altın-gümüş çatal bıçak koymalarını söylemiş. Padişah bakmış, sofrada her şey mükemmel; yemekler güzel, hizmet kusursuz. Yemeğin sonlarına doğru kristal hoşaf kasesinin eğri olduğunu fark etmiş ve hemen bunu ev sahibine söylemiş. “Çelebi, kaselerin eğridir”demiş. Ev sahibi, “hünkarım, kaseler buzdandır” diye karşılık vermiş. Meğer hoşafı buzdan yapılmış kaselerde sunmuşlar. (Böyle bir kasede hoşaf içmek ilginç ve keyifli olsa gerek.) Padişah hatalı bir çıkış yaptığını düşünmüş, canı sıkılmış.
Büyük ihtimalle padişah iftar için ev sahibine teşekkür etmiştir. Ancak bunun yanı sıra, hepimizin pek çok zaman yaptığımız bir şeyi yapmış, nice olumlu ayrıntıyı tek tek vurgulamamaış ama gördüğü olumsuz bir ayrıntının alelacele altını çizip söyleyivermiş. Evlerde ve işyerlerinde aynı tavrı sürekli sergilemiyor muyuz?
Övgüde, iltifatta mehter adımı gidiyoruz da,
Olumsuzu söylemekte dörtnalayız.
Bir zamanlar padişahlar, vezirleri başarılı olduklarında, kürkler giydirerek, hediyeler vererek onları onurlandırırlardı. Ancak, bazen en ufak bir hataları üzerine onları idam ettirirlerdi. Piri Reis’in gerek askeri gerekse bilim alanında pek çok başarısı olmuştu; ancak seksen yaşlarındayken bir seferdeki hatasından ötürü idam edildi. Geçmişteki bu tavır, bence günümüzde de, biraz stilize olmuş halde de olsan devam ediyor. Şöyle:
İnsanlar birbirlerine bakıyorlar, bir hata görüyorlar, ardından da “bir hatasını gördüm, çizdim üstünü abi; bir davranışını gördün notunu verdim, sıfır” diyorlar. Bunun sonucunda da ya küsüyorlar ya da birilerini işten atıveriyorlar. Veya gençliklerinde nice emeği geçmiş çalışanlara, politikacılara yaşlandıklarında, onların son hallerine bakıp “dinozor” diyorlar, onca hizmetlerini unutuveriyorlar. Galiba tarih böyle tekerrür ediyor.
Rivayete göre bir sadrazam sade bir vatandaşla tavla oynarmış. Oynarken zaman zaman oyun arkadaşına “al efendim, ver efendim, buyur efendim” dermiş. Bir sadrazamın halktan birisine kibar davranmasını yadırgayan bir yakını ona niçin böyle davrandığını sörmuş. Sadrazam, “ben arada padişahla da tavla, satranç oynuyorum. Şimdi buna al ulan, ver ulan dersem, ağzım alışır da bir gün ya padişaha da öyle dersem” diye cevap vermiş. Sadrazam, vatandaşa endişesinden ötürü kibar davranıyormuş.
Her yerde, her zaman çevremizdekilere kibar davranmalıyız. Biraz endişemizden ötürü -bu yetmez-, biraz da genelde insana olan saygımızdan ötürü ağzımızı iyiye, güzele, iltifata alıştırmalıyız. Çocuklarımıza kötü modeller sergilememek için, birbirimizi kırmamak için.
Üstün Dökmen-“Küçük Şeyler”
Sayfa: 125-126-127-128.
*********
İskele - Karpaz
Bir nefes KKTC...
İskele–Karpaz
İskele, Mesarya Ovası ile Karpaz Yarımadası’nın kesiştiği noktada, Mağusa-Karpaz anayolunun 18. kilometresinde yer alan şirin bir sahil kasabasıdır. 1974 öncesi Trikomo olarak anılan bölgenin ismi, özellikle Larnaka’dan (İskele) gelen Kıbrıslı Türkler’in yerleşmesinden sonra, Yeni İskele olarak değiştirilmiştir.
Mağusa-Karpaz yolu üzerinde bulunan ve “Boğaz” olarak anılan bölge, birçok turistik tesis ve balıkçı lokantası ile turistlerin ilgi odağıdır. Boğaz’da bulunan Haravdi sahili ise, halk plajı olarak kullanılmaktadır.
İskele, Mağusa ve Karpaz arasındaki en büyük yerleşim yeridir. Bafra, Mehmetçik, Dipkarpaz ve Yenierenköy gibi köylerin bulunduğu bölge, Kıbrıs’ın simgesi olan Karpaz eşeklerine de evsahipliği yapar. Bafra ve Altın Kumsal gibi bakir plajların olduğu bu bölge, doğal ve tarihi güzellikleriyle, huzur ve sükun arayanları kendisine çeker.
***********
Mutluluk
Küçük ayrıntılarda gizlidir mutluluk
Küçük kıpırtılarla
Belki bir kuşun pembe gagasında
Belki hafiften esen sabah rüzgarında
Dalga seslerinde Akdeniz’in
Çakıl taşlarının şıkırtısında
Küçük ayrıntılarda gizlidir mutluluk
Her an yanıbaşımızda...
s.s.
31 ekim, 2008.
|