|
Güvenli gıdalar, herkesin en doğal hakkı ve aynı zamanda da sorumluluğudur. Peki, bedenimizin bir parçası olan yediğimiz ve içtiğimiz gıdalar, ülkemiz koşullarında üretiminden tüketicisine ulaşana dek yol aldığı zincirde ne kadar kontrol ediliyor ya da ne kadar güven veriyor?
Tüketiciler gerçek denetçilerdir
Üzerinde tarih etiketi bile bulunmayan damacana içme sularından garip kokular alabiliyoruz bazen, ekmeklerin içinde küçük bir yabancı maddeye rastlayanımız çoktur, domatesin domates gibi kokmadığına çok defa rastlamışızdır, bazen de paketini açtığımız peynirin ne kadar çabuk bozuluverdiğini görürüz buzdolabında. Hergün kimbilir ne kadar şikayetlere rastlanır kayıtlara geçmeyen gıdalarla ilgili. Güvenli gıdalar herkesin sorumluluğudur dediğimiz işte bu noktadır. En önemli denetçiler, tüketicilerin kendileridir gıdalar konusunda. Ve üzerine en çok görev düşen de. Fakat tüketicilerden gelecek bildirimleri değerlendirmek bir tarafa; ne yazık ki hala kendi içinde de olsa sistematik bir biçimde işleyen gıda kontrol mekanizmasından tam anlamıyla söz edemiyoruz hala.
İlk adım: Gıda Yasası
Gıda Güvenliği konularında ülkemizde yaşadığımız en büyük tıkanıklığın nedeni 'yasalara' dayanıyor. Birçok büyük ve özel işletme kendi gıda güvenliği (HACCP) sistemini kurmuş durumda olmasına rağmen, yasal boşuktan faydalanan bazı fırsatçılar ürünlerini 'hijyenik koşullar altında' üretildiği sloganıyla tüketiciye pazarlamaya devam ediyor. Yasalardaki boşluk da; bu gibi durumlardaki haksız rekabetin destekçisi olmaya devam ediyor.
Değişim ve gelişimin üst düzeyde yaşandığı günümüz dünyasında farklı yeniliklerin her geçen gün yaşamlarımızda daha çok yer almasına rağmen biz hala 1938 yılından kalma bir 'Gıda Yasası' ile sürdürmeye çalışıyoruz günlük hayatımızı. Neredeyse bir yıldır hazırlığı sürdüğü bildirilen yeni Gıda Yasası ile ilgili henüz gerçek anlamda somut bir adım atılmamış olması, yıllardır yaşanmakta olan kayıpların şiddetini de artırıyor.
Sorunlar yasayla bitmiyor
AB'ye girince tüm bu konular düzelecekmiş gibi bir yanlış izlenim taşıyoruz. Oysa gıda güvenliğiyle ilgili sorunlar gerçek anlamda işte o birliğin içine girdiğimiz zaman baş gösterecek. Bunun da en somut kanıtı olarak; Rum kesiminin üyeliği kabul edildikten sonra standarda uygun olmadığı gerekçesiyle kapatılan ve kendini yenileyemediği için de bir daha açılamayan onlarca gıda işletmesi örneği verilebilir. Bu nedenle şu anki sürecin çok iyi değerlendirilmesi gerekiyor. Uyum çalışmaları çerçevesinde belirlenen konu başlıklarından biri olan gıda güvenliğinin; bir birliğe girebilme aracı olarak görülmesinden çok; ülkemiz insanının sağlığı açısından hayati bir önem taşıyan gereklilik olduğunun bilinciyle hareket edilmelidir.
AB Yasalarına geçiş aşamasındaki zorluklar
Geçtiğimiz hafta UNDP-PFF tarafından organize edilen 'organik tarım ve gıda güvenliği haftası' etkinliklerinin birinde; bugün ülkemizin bu alanda yetkili bir kısım otorite temsilcilerinin toplandığı oturumda, Gıda Yasasından kaynaklanan boşluğun yarattığı sıkıntılar yanında Ülkemiz gıda sektörünün nasıl AB standardına getirilebileceği ve geçiş aşamasındaki olası zorluklar tartışıldı.
Yasaların uygulanması sırasında gıda işletmesi sahipleri ve denetçilerin de yeni yasalarla ilgili teknik konularda yeterince bilgili olmaması ve kimin nerden sorumlu olduğu gibi konular yanında, tüm bu sistemlerin ana unsuru olan 'tüketicinin korunması' ilkesi gereğinin yerine getirilmesinde çeşitli zorluklarla karşılaşılması muhtemeldir. Örneğin, olası gıda krizlerinde (ki yakın geçmişimizde bununla ilgili bolca örnek bulunabilir) otoritenin alması gereken önlemler, medyayla iletişim ve halkın bilinçlendirilmesi konuları, çözülmesi gereken sorunlardan yalnızca birkaçı.
İnsanoğlunun sağlığı ve yaşamını doğrudan etkileyen gıdaların çok ciddi bir inisiyatifle ele alınarak sistematik bir yaklaşımla izlenmesi gerekiyor artık. Çünkü marketten şans eseri seçtiğimiz gıdalarla sanş eseri koruduğumuz sağlığımızı dua ederek güvence altına almanın daha bilimsel yolu olan 'yasalarla gıda güvenliği sisteminin benimsenmesi' yönünde ilk adımın atılmasının zamanı çoktan geldi de geçti bile...
**************
SAĞLIKLI YAŞAM NOTLARI . . . SAĞLIKLI YAŞAM NOTLARI . . . SAĞLIKLI YAŞAM NOTLARI . . . SAĞLIKLI YAŞAM
Kalp hastalarına yaz mevsimi uyarıları
Yediklerimiz ve içtiklerimiz daha çok önem kazanıyor hastalıklar karşısında. Buna mevsim faktörü de eklenince uyarı niteliğindeki haber yayınları daha çok dikkat çekiyor. Şu sıcak yaz aylarında, koroner kalp hastalarının aşırı sıcaklardan kaçınmaları gerektiğini vurgulayan uzmanlar hastaların günde en az 2 litre su içmeleri, ağır ve yağlı yemekler yerine günü sebze ve meyveyle geçirmeleri gerektiğini kaydediyor...
Memorial Hastanesi Kalp Cerrahisi Bölüm Başkanı Prof. Dr. Bingür Sönmez'in geçtiğimiz günlerde basında yer alan açıklamasında şu noktalar öne çıkıyordu:
* Yazın daha çok terlerken, vücuttan daha çok tuz ve su atılması halsizlik, bitkinlik ve ritm bozukluğuna yol açabilir.
* Koroner kalp hastalarının günde en az 2 litre su içmeleri, ağır ve yağlı yemekler yerine günü sebze ve meyveyle geçirmeleri gerekiyor.
* Aşırı sıcaklardan kesinlikle kaçınılmalı, güneşin dik konumda olmadığı sabah erken ve akşam üstü saatlerinde denize girilmelidir.
* Kalp hastalarının güneş önünde kesinlikle alkol alımaması, yüksek tansiyonu olanların az ve sık yemesi, ağır ve yağlı beslenmekten kaçınması gerekiyor.
* Günün en sıcak olduğu 11.00-15.00 saatleri arasında dışarıda dolaşmamalı, kesinlikle spor yapmamalı, yürüyüş için de sabah erken ya da güneşin batmak üzere olduğu saatler tercih edilmelidir.
*********************
Bilinçli tüketicinin ilk tercihi: Organik Gıdalar
Üretiminde yapay kimyasal gübre ve böcek ilacı, hormon, koruyucu ya da renklendirici gibi katkı maddelerinin kullanılmadığı organik gıdalar son yüzyılın en gözde gıdaları arasında yer alıyor.
Bir dönem önce çok sık duyduğumuz sebze-meyvelerde bilinçsiz zirai ilaç kullanımı ve limit üstü kalıntı tespit edildiği haberleri, ülkemiz tüketicilerini de organik gıdalar tüketmeye yönlendirdi. Özellikle Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı, (Gelecek İçin Ortaklık) UNDP-PFF tarafından başlatılan Organik Tarım projesinden sonra üretiminde önemli bir artış görülen organik gıdaların, ülkemizde bugünkü talebi karşılayamayacak ölçüde az olduğu da bildiriliyor.
Sebze-meyve ile başlayan organik gıda üretimlerine bugün zeytinyağı, bal ve şarap da eklenmiş durumda. Ülkemizin organik gıda üretimi için önemli bir potansiyel olduğunu vurgulayan uzmanlar, doğanın dengesinin de iyleşmesini teşvik eden organik gıda üretiminin daha çok yaygınlaşması gerekliliği üzerinde duruyor.
Organik sebzeler daha çok anti-oksidan içeriyor
ABD'de yapılan ve 10 yıl süren bir araştırmaya göre organik sebzeler, geleneksel yöntemlerle üretilenlere göre 2 kat daha fazla anti-oksidan içeriyor. Organik sebzelerdeki anti-oksidanların, bağışıklık sisteminin güçlenmesine yardımcı olduğu ve vücudu zehirli maddelerden arındırdığı, yüksek tansiyonun düşürülmesi ve buna bağlı kalp hastalıklarının engellenmesinde de önemli rol oynadığı, araştırma sonuçları arasında yer aldı.
|