|
Kıbrıs adasının üzerinde (şimdilik) dört adet "olağanüstü hal rejimi" bulunduğunun farkında mısınız? Sırasıyla; Kıbrıs Cumhuriyeti, Egemen Üs Bölgeleri, Tampon Bölge, ve KKTC. Bu jeopolitik alanların hepsi de (özellikle uluslararası) yasal normlara istisnalar oluşturarak, kendilerini hukuki boşluklarda meşrulaştırarak "süreğen" bir olağanüstü hal mantığıyla yönetiliyorlar.
Örneğin, Kıbrıs Cumhuriyeti'nin 1960 yılında kuruluşu, uluslararası "dekolonizasyon" sürecinin en popüler ilkelerinden biri olan "halkların kendi kaderlerini tayin etme hakkına" karşı tam teşekküllü bir istisna oluşturuyordu. Kıbrıslı Rum halk "enosis", Kıbrıslı Türk halk ise "taksim" kaderini arzuluyordu; sözde bağımsız bir ortaklık cumhuriyetini değil.
Böylece Kıbrıslıların çoğunluğunun istemediği bir cumhuriyet, üç garantör devletin sömürgeci ve mandacı zihniyetiyle şekillendirilmiş; bu cumhuriyetin bağımsızlığı ve egemenliği ise garantörlere tanınan geniş müdahale hakları sayesinde tamamen sözde kalmıştı.
Birleşmiş Milletler, Kıbrıs Cumhuriyeti'nin bu "tuhaf", "havacıva" bağımsızlığı karşısında kurumsal olarak ne yapacağını kestirebilmek adına dünyanın en ünlü hukukçularından Hans Kelsen'e danışmış; Kelsen ise "anlaşılması güç" bulduğu bu durum karşısında garantörlerin müdahale haklarının BM normları çerçevesinde yorumlanıp uygulanacağını temenni etmekten başka bir şey yapamamıştı.
Kelsen'in hukuki yaklaşımını yıllar önce eleştiren ve daha sonra Nazi iktidarının baş-hukukçusu olmaya bile yeltenen zat-ı muhterem Carl Schmitt ise, Kelsen'in Kıbrıs'ın 1960 yılında tescillenen bağımlılığı karşısında sergilediği acizliği şu sözleriyle çok önceden tespit etmişti: "İstisna kuraldan daha ilginçtir. Kural hiçbir şeyi kanıtlamaz. İstisna herşeyi kanıtlar."
Modern Kıbrıs tarihi, politik yapıların kuralsızlığa terkedilişine ve bir olağanüstü hal silsilesine (istenmeyen cumhuriyet, bitmeyen sömürgecilik, tanınmayan devlet, darbeler, ihlal edilesi sınırlar, cinayetler, vs.) tanıklık etmiş ve Schmitt'in bahsi geçen tespitini trajik bir şekilde doğrulamıştır. Kıbrıs Cumhuriyeti'nin yasallığı dahil olmak üzere, 1960 yılından itibaren konulan bütün politik-hukuki kurallar, adalılara "kuralsızlığın hükmünden" başka hiçbir şey kanıtlamamışlardır. İstisna herşeyi istila etmiştir.
20. yüzyıl ortalarında revaç bulan "bağımsız devlet" retoriğinin yüz karası olan "çok-yönlü bağımlı" Kıbrıs Cumhuriyeti, kendi "olağanüstü hal rejimini" henüz 1963 yılında Makarios'un malum yasa değişiklikleriyle perçinlemiş ve etnik çatışmaların sinsice körüklenmesiyle birlikte kendinden sonra gelecek olan Tampon Bölge ve KKTC "olağanüstü hal rejimlerini" belirlemişti.
Kıbrıs Cumhuriyeti'nin sahte gerçekliği, sonradan reddetmek zorunda kalacağı bir gerçek sahteliği doğurmak üzere inşa edilmiş; KKTC'nin yolda olduğu 1974'ten önce "geçici Kıbrıs Türk yönetimi" tarafından bile haber verilmişti. Uluslararası düzenin yasadışı ilan edip bir "olağanüstü hal" cumhuriyeti olarak kabul edeceği, Kıbrıs Cumhuriyeti'nden sonra ikinci bağımsızlık illüzyonu olarak KKTC...
Egemen Üs Bölgeleri'ndeki otorite ise, acil durumlar öyle gerektirdiği ve bir "olağanüstü hal" tanımına başvurduğu takdirde, hâlâ bütün adaya yayılan bir müdahale hakkına yasal olarak sahip. Tampon Bölge, olağan tarafsızlığını korumaya çalışsa da, BM Barış Kuvvetleri'nin "duruma göre değerlendirme" politikasıyla olağanüstü halin kaypaklığını ama kalıcılığını tasdikliyor.
Tuhaf bir adada yaşadığımız her halimizden belli. Normal ya da anormal bir siyasal geleneğe sahip olmayı seçme şansı bizlere, özellikle 20. yüzyılın adalılarına, sunulmamış. Hep anormalite sepetinden, sıradışı yaklaşımlar demetinden yaptık ve yapmaktayız seçimlerimizi. Londra-Zürih anlaşmalarından Annan Planı'na, hep böyle...
Olağanüstü hallerimiz var. Yalnızca sıkıyönetim ve darbeler tarihinden edinmediğimiz; aynı zamanda özgürleşmek, kurtulmak adına kucakladığımız (birileri hâlâ KC'yi ve KKTC'yi kucakladığına göre...). Eşiklerde yaşıyoruz: Düpedüz ortaksız "ortaklık" devleti, düpedüz bağımlı "bağımsız" devlet gibi eşikler...
Zihinlerimizde perdelediğimiz eski sömürgeciye ait egemen üsler var; nasıl egemen kaldıkları unutulmaya mahkum olan. Bedenlerimizle birlikte çölleşen bu adanın bütününe yayılmayı hedefleyen "sarılığa" artık bir kontrast oluşturmaya meyli kalmayan bir "soluk yeşil" hat var; neyi niye ayırdığı gittikçe şüpheli bir hal alan. Sonuçta; gittikçe olağanlaşan olağanüstü hallerimiz... Değişmeyen militarizm, sınır deşen kapitalizm... Ve yakşalan ekolojik-biyolojik felaket.
Bu adanın gerçek işgalcileri "etnik kimlikten bağımsız olarak" belli mi acaba? İnsanlar? Serbest piyasa tüketicileri? Karşılıklı olarak sahte olmakla suçlanan devletlerden daha sahte ve hilekâr olanların kimler olduğu ortada değil mi? Bizler? Mal, mülk sahipleri? Doğru dürüst aile, iş ya da gönül ilişkileri bile kuramadığımızı farkedersek; toplumsal huzur, politik umut arayışlarımız acınacak derecede komik bir kibirliliğe sahip olduğumuzu göstermeyecek mi?
Bu yazıya ilham kaynağı olan Costas Constantinou'nun geçenlerde yayımladığı "Kıbrıslı Olağanüstü Haller Üzerine" başlıklı makalesinde bir Kıbrıslı Yahudi'nin, Daphne Slonim'in Kuzey Lefkoşa'daki bir askeri bölge içerisinde yaşamaya dair sarf ettiği sözleri hepimize bir çağrı yapıyor aslında. "Çok tuhaf, ama rahatım," diyor Slonim.
İşin kötüsü, daha tuhaf hallere de gebeyiz, ve rahatlığımızdan ödün vermeye hiç mi hiç niyetimiz yok. Bu yüzden, mısır patlatın, içkileri hazırlayın ve yokuş aşağı yuvarlanışımızı rahatça izlemeye koyulun, derim. Hayatlarımıza hükmeden istisnalardan, olağanüstü hallerden bihaber; istisnasız "olağan, saçmasapan, gereksiz" varlıklarmışız meğer.
* * *
NOT: Geçen ay bir "scuba diving" kazası sonucu ölen, çok sevdiğim, şahsen tanıma şerefine eriştiğim caz piyanisti Esbjörn Svensson'u yazmayı düşünmüştüm bu hafta. Ama onun kelimelerle hiç işi olmadı. Hep melodilerle, sözsüz anlattı derdini. Dolayısıyla, o hiçbir yazıya sığmamalı. Esbjörn, "ölmekte olan için kumanya" anlamına gelen "Viaticum" adlı bestesiyle defalarca uğurlanmalı ve uzaydaki ilk adamın bakış açısıyla çaldığı "From Gagarin's Point of View" parçasıyla dünya döndükçe anılmalı...
|