|
Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat'ın, Ankara'da Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'la gerçekleştirdiği üçlü 'Kıbrıs Zirvesi'nin, Güney Osetya ve Abhazya'daki gelişmelerin gölgesinde yapıldığı inkar edilemez.
Türkiye, dış politika açısından iki arada bir derede kalmış durumdadır. ABD ve Batı'nın, Sırbistan'dan ayrılan Kosova'yı tanımasının ardından Türkiye de aynı kervana katılırken, Güney Osetya ve Abhazya konularında nasıl bir tavır takınacağı merak konusudur. Türkiye'nin zaman zaman dış politikada tereddütler geçirdiği bir gerçektir. Bu da 'kraldan çok kralcı' olma siyasetinden kaynaklanmaktadır.
Yıllar önce İsrail'in, Amerika'nın hemen ardından Türkiye tarafından tanınması, istikrarlı bir dış politikadan yoksunluğun örneklerinden sadece bir tanesidir. Bu yüzden Türkiye, uzun bir dönem Arap dünyası ile bağlarını koparmak zorunda kalmıştı. Kıbrıs konusunda da Arap ve İslam dünyasının desteğinden yoksun kalmıştı. Dahası bir zamanlar -ismi şimdi lüzum değil- bir Türk Dışişleri Bakanı'nın "bizim, Kıbrıs diye bir meselemiz yoktur" şeklindeki gafı da unutulmamıştır.
Diyeceğim; Türkiye, dış politikada zaman zaman zig-zaglar çizmiş, istikrarsızlık göstermiş, gereksiz yere 'kraldan çok kralcı' politikalarıyla zor durumlarda kalmıştı. Benzeri politikalar, Kıbrıs konusunda da zaman zaman kendini göstermiştir. Örneğin, Zürih ve Londra Anlaşmaları'ndaki kesin ifadelere rağmen ve de sorun çözülmeden Kıbrıs Rum Yönetimi'nin, tüm Kıbrıs adına AB üyesi olması da Türk dış politikasındaki başarısızlığın bir sonucudur.
Benzeri hatalar saymakla bitmez. Tansu Çiller ve Murat Karayalçın'ın hatalar zincirindeki halkalarını da yadsıyamayız. Dünyanın bir kısım ülkelerini yok saymakla da bir yere varılamaz. Dış politikada körü körüne siyaset üretmek diye bir şey yoktur. Ülke çıkarlarıyla birlikte, hassas dengeleri çok iyi koruyarak, dikkate almak vardır. Bu konularda Rum tarafı ile Yunanistan'ın dış politikasına gıpta etmemek elde değildir.
Rum Yönetimi ile Yunanistan, Amerika'ya, NATO'ya, hatta üyesi oldukları Avrupa Birliği'ne rağmen, saygın ve onurlu bir dış politika gütmektedir. Rum ve Yunan'ın politikasında 'şu veya bu gücenmesin' diye bir husus, bir çekingenlik söz konusu değildir. Tam tersine öncelikle kendi çıkarları söz konusudur. Bu nedenden dolayı ABD ve Batı'nın hatırı uğruna hala daha Makedonya ve Kosova'yı tanımış değillerdir.
Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, Yunanistan hem NATO ve hem de AB üyesi olmasına rağmen, başı dara düştüğünde Moskova'nın imdadına yetişmekte olduğu gerçeğine paralel bir politika izlemektedir. Aynı durum Rum Yönetimi için de geçerlidir. AB üyesidir, ama Washington Yönetimi veya AB istedi diye Kosova'yı da tanıma mecburiyeti hissetmemektedir. Saygın ve onurlu politika ancak buna denir.
Halbuki Başkan Bush, dolayısıyla ABD, İngiltere, BM ve AB öyle istedi diye Türkiye, Annan Planı Referandumu'nda karşılıksız 'evet' çıkartmıştır. Evet'in sonuçları bir süre işe yaramış, Kıbrıslı Türklerin çözümü isteyen taraf olduğu izlenimi yaratılmış, ancak bunun karşılığında bir kazanç elde edilememiştir. Aynı şekilde BM, AB, İngiltere ve ABD, Rum Yönetimi ile Yunanistan'dan da benzeri ricada bulunmuşlar, ancak hayal kırıklığına uğramışlardır. Yunanistan ve Rum tarafı, Kıbrıs konusunda 'uzun süreli mücadele' politikasına sadık kalmayı yeğlemişlerdir.
Ankara'nın ve KKTC'nin, Ortadoğu ve Kafkasya başta olmak üzere; dünyada değişmekte olan hassas dengeleri dikkate alarak, ona göre ve de öncelikle kendi çıkarlarını göz önünde tutan bir politika ortaya koyma zorunluluğu vardır. En azından bu konularda Rum ve Yunan'ı örnek almaları da yeterlidir. Kıbrıs konusu ve diğer konularda bir santim bile gerilememişlerdir.
Yakında başlayacak olan görüşmelerde bu gerçekler ışığında masaya oturmak gerek. Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat'ın son zamanlardaki mesajları umut vericidir. En azından şimdilik, masa dışında pazarlık unsurlarını konuşmamakta kararlı olduğunu vurgulaması da Hristofyas'a mesajdır.
Güney Osetya ve Abhazya'nın bağımsızlığının Rusya tarafından tanınması konusunda Talat, "Bir kere hiçbir halk zorla, başka bir ülkenin boyunduruğu altında yaşatılamaz. Bunun çok açık ve net olarak bilinmesi lazım. Bu yüzden Güney Osetya ve Abhazya halkının iradesine saygılıyız" şeklinde konuşmuştur. İyi, hoş da şu 'birleşik' kelimesi neyin nesi olacak?
Talat, "çözüm sürecinde hedefimiz iki kesimli, siyasi eşitliğe dayalı, iki kurucu devlete dayalı federal bir yapı oluşturmak. Dolayısıyla bizim hedefimiz, çözümle dünya ile bütünleşen federal birleşik Kıbrıs yaratmak. Şu andaki politikamız bu" derken, Kıbrıs Türk halkının iradesini dikkate almamazlık edemez. O irade son yapılan kamuoyu yoklamalarında kendini bir kez daha göstermiş bulunuyor. Yani halk, Rum'la birleşmeden yana değil, iki devletli bir çözümden yana olduğunu ortaya koymuştur. Bu iradeye saygı duymak gerekmez mi?.. Güney Osetya ve Abhazya halklarının iradesine saygı duyulur da, Kıbrıs Türk halkının iradesine niye saygı duyulmasın?..
Son yıllarda dünyada birleşme değil, fakat ayrılma rüzgârları esmektedir. Üstelik hem Doğu'da, hem Batı'da. Bizse yalpalama politikasındayız. Birleşmenin modası geçtiği halde, hala daha kırık bir plak gibi bundan söz ediyoruz. Bu, çözüm yana olmamak veya çözüm istememek anlamında değildir. Birleşme veya birleşmemenin de çözümle bir alakası yoktur. Ancak dünya alem Mersin'e giderken, biz tersine gitmekte ısrar edecek olursak, daha başımıza çok şeyler gelecektir.
Güney Osetya ve Abhazya'daki gelişmelerin gölgesinde yapılan Kıbrıs zirvesinde bunların da ele alınıp alınmadığını bilemiyoruz. Ancak Kıbrıs siyasal sorunu da dahil olmak üzere, her zaman halkın iradesine saygılı olmak gerektiğini de göz ardı edemeyiz!..
|