|
Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri'nin eski Özel Danışmanı, Peru'lu diplomat Alvaro de Soto, "International Herald Tribune" gazetesinin 28 Mart 2008 tarihli sayısında bir makale yayınladı. "Yeni bir sahte şafak mı?" (Another false dawn?) başlıklı yazıda adı geçen, deneyimlerine dayalı gözlemlerde bulunuyor ve yeni süreçle ilgili bazı soruları gündeme getiriyor. Bir başka deyişle, görevi bıraktıktan sonra konuşabilen birçok diplomat gibi, de Soto da "eteğindeki taşları döküyor". Yazı yine de diplomatik bir üslupla kaleme alınmış ve oldukça nüanslı... Yani söylenenlerden çeşitli anlamlar çıkarmak mümkün. Bu haliyle bile Rumları oldukça kızdırmışa benziyor. Aslında bizi de çok sevindirmemesi lazım, çünkü bazı bilinen gerçeklere parmak basmakla birlikte, makalenin ciddi eksiklik ve bazı yanılgılar içerdiğini görmek mümkün.
Bu yazıda de Soto, özetle, Kıbrıs sorununu "4 anahtara ihtiyacı olan bir asma kilit"e benzetiyor ve bu anahtarların, "sırasıyla, Kıbrıslı Rumlar, Kıbrıslı Türkler, Yunanistan ve Türkiye'nin elinde" olduğunu söylüyor. Bu liste doğru ama eksik!.. Uluslararası aktörler nerede? De Soto'nun uzunca bir süre kendisinin de içinde olduğu aracılar listesi ve bunları "motive eden" büyük güçlerin bu konuda hiç mi sorumluluğu yok? Bana sorarsanız esas anahtar onların elinde, ama ya kullanamıyorlar veya kullanmak istemiyorlar!
Yanlış anlamayın; "komplo teorisyeni" değilim ve Kıbrıs'taki her gelişmenin "dış güçler" tarafından hazırlanan bir senaryo uyarınca gerçekleştiğini savunmuyorum. Kıbrıslı Türkler ve Kıbrıslı Rumların da Ada'nın geleceği üzerinde oynadığı kilit rol yadsınamaz. Ama, coğrafi olarak olsa bile, siyasi ve diğer açılardan Kıbrıs'ın sadece bir "ada" olduğunu düşünmek, globalleşen dünyanın ve "karşılıklı bağımlılığa" dayalı uluslararası ilişkilerin gerçekleriyle pek bağdaşmaz!.. Çünkü özelde Kıbrıs adası ve genelde Doğu Akdeniz üzerinde kesişen birçok ulusal çıkar vardır ve bunlar her zaman birbirleriyle örtüşmez. Kimileri sorunu çözmek isterken, kimileri bunu ulusal çıkarlarına uygun görmeyebilir.
Örneğin, esas kaygısı Ada'daki üslerini korumak olan İngiltere ve bu üslere belki ondan daha fazla ihtiyacı olan, ama aynı zamanda Rum-Yunan lobisinin etkisinde olan ABD. Diğer yandan, Batı İttifakı içinde çatlak yaratmayı ve Akdeniz'de bir "köprübaşı" sağlamayı ulusal çıkarlarına uygun gören bir Rusya Federasyonu. Kıbrıs Rum kesimini üye kabul eden ve "Kıbrıs Cumhuriyeti'nin bütününü üye yaptığı, ancak AB müktesebatını Kuzey'de askıya aldığı" faraziyesini sürdürmekle Ada'nın bütününü kendi nüfuz alanına almaya çalışan bir Avrupa Birliği. Kendi çıkarları yüzünden giderek Rum yanlısı aktif bir tutum alan Fransa, "oyunun dışında kalmak istemeyen" Güvenlik Konseyi'nin diğer Daimi Üyesi Çin Halk Cumhuriyeti, Akdeniz'i çevreleyen bazı ülkeler ve daha niceleri!
Bu güçler teker teker veya BM çerçevesinde toplu bir irade ortaya koymaları halinde meseleyi çok kısa bir süre içinde çözme imkanına sahiptirler. Bundan dayatma bir çözümü kastetmiyorum. Rusya Federasyonu'nun Batı'ya Kosova'nın tanınıp da KKTC'nin tanınmamasının yarattığı çifte standardı hatırlatmasının dahi yarattığı etkiyi gördük! Yukarıdaki ülkeler, BM çerçevesinde 1964'te Rum tarafını "Hükümet" bizi ise sadece bir "toplum" olarak görmekle yaptıkları hatayı düzeltme yönüne gitseler, bakınız neler olur!.. "BM kararları ortadan kalkmaz veya değiştirilemez" diyorlar. Teknik olarak doğru, ama alınan başka kararlarla etkisiz hale getirilebilirler. Sonuçta bu kararlar "Tanrı'nın sözü" değildir! Halbuki BM Örgütü, hala 1964'te aldığı kararla yarattığı siyasi statükoyu değiştirmemekte ısrar ediyor. Yani elindeki "tanıma anahtarını" kullanmıyor! Taraflara eşit muamele yapılsaydı bu mesele çoktan çözülürdü.
Bu eksikliğin yanında, de Soto'nun yazısında bazı ciddi yanılgılar da vardır: Örneğin, Hristofyas'ın başa geçmesiyle "Dördüncü anahtarın da yerinde göründüğünü" öne sürmesi, en azından "dereyi görmeden paçaları sıvamaya" benzer! "Anahtar" Hristofyas'ın kendisi mi, yoksa politikaları mı? Kendisi olduğunu varsaysak bile, bunu kullanmakta ne kadar samimidir? Bekleyip göreceğiz!
De Soto'nun yazısının sonunda ortaya attığı "Belki Talat ve Hristofyas, kendilerini sadece Kıbrıslı Rum veya Türk değil de Kıbrıslı görme konusunda halklarını ikna edebilirler" temennisi ise meselenin "kimlik" boyutunu basite indirgeme ve hafife alma anlamına gelir. Asırların yarattığı (veya yaratamadığı) kimlik olgusunu siyasi ve doğal ömrü sınırlı liderler bir çırpıda nasıl değiştirebilir? Eğer her iki halkın üzerinde mutabık kaldığı tek bir "Kıbrıslılık" kimliği olsaydı, bugün belki Kıbrıs sorunu diye bir sorun olmazdı!
De Soto'nun makalesindeki en ilginç ve kanımca en doğru tespit ise "Kıbrıslı Türklerin, halihazırda onaylamış oldukları planın (Annan Planı'nı kastediyor) basit bir karbon kopyasını beklemeleri gerçekçi olmaz. Kıbrıslı Türkleri kaybetmeden Kıbrıslı Rumları tatmin edecek adil bir dengeyi bulmak zor bir iştir" saptamasıdır. "Yeni süreçte Annan Planı'nın da ötesinde tavizler vermemiz için Kıbrıs Türk tarafına baskılar uygulanacaktır" şeklinde, yazılarımda sık sık yaptığım uyarıyı teyit eder mahiyette olan bu ibareyi yetkililerimizin ciddiye alacaklarını umarım!
|