|
Vazgeçilmez dostumun aylardır vazgeçmediği kararlılığının etkileyici sonucuyla yüzleşebildim en sonunda... Yapılamayacak bir şey değildi bu iş ama, hep erteledim yıllar boyu... Ruhumun nasıl bir tepki vereceği konusunda geçirdiğim iç fırtınalarından dolayıydı bu ertelemeci tavrım...
Vazgeçilmez dostumun aylardır vazgeçemediği kararı, adanın en batısında kalan o mütevazı mekana beni ulaştırmak ve önünde fotoğrafımı çekmekti...
Şimdi betonla beslenerek gittikçe büyüyen bir turizm metropolünün ortasında, tıpkı çölde savrulan kum tanecikleri gibi giderek yok olan o mekan, benim doğduğum ve 9 yaşına dek içinde ve de çevresinde yaşadığım evdi...
Baf Kasabası'nın ünlü Türk mahallesi Mutallo'da, iki odalı, mütevazı bir kasaba evi...
1971 yılından bu yana ilk kez, sonbaharın bir öğle sonrasında, yoğun arayışlar sonrasında, işte çıkmaz sokak içindeki o evin kapısı önündeyim... Vazgeçilmez dostum, birkaç kez fotoğraf makinesinin deklanşörüne basıyor... Yüzünde meydan savaşı kazanmış bir komutanın huzurlu tebessümü!..
Ve ben işte o korktuğum, beni Mutallo'dan hep uzak tutan karmaşık duyguların sarmalındayım... Acılı bir iç yolculuğundayım. Mekanlar tek başına sıcak ve güzel değillerdir... Acıtırlar o halleriyle... Mekanları ısıtan ve güzelleştiren tanıdık ve sevilen insanların varlığıdır, kıpırtılarıdır, sesleridir... Ki burada, onlar çoktan yok olmuştur...
* * *
En sonunda önüne ulaşabildiğim o kapıda artık beni karşılayan hiç kimse yok... Evin gerçek sahipleri Munise ninemle Mehmet dedem öleli çok oldu... Evlerinden kilometrelerce uzakta, Girne'nin varoşunda buluşmuşlardı ölümle... Baflı göçmenler olarak... Tanıdık komşuların buğulu yüzlerini gözümün önüne getirmekte zorlanıyorum... Ama anılarıyla birlikte, tümünün silueti, belleğimin ekranından geçit resmi yapmakta işte...
Yaz geceleri avlusunda zivaniyasını yudumlarken söylediği ninni misali türkülerle beni yatağımda uyutan komşu Salih dayı... Bademli üzüm sucukları, köfterler, kuruyemişler, kadehler dolusu bademezmeleri hanaydaki sandığından hiç eksik olmayan halayık Cemal abla öteki yan komşumuz...En belirgin yüz onunki sisli belleğimde, kökleri Afrika'ya dayanan bir siyahi olduğundan dolayı... Beni ikramlarından yararlandıracağında, yükseklik korkum yüzünden, kafamı siyah çarşafına sarmalayarak kucağında çıkartırdı büyülü hanayına halayık Cemal.... Köşe başındaki evde, ürettikleri halis yoğurdun üzeri parmak kalınlığında kaymakla örtülü o yaşlı çift... Venhar Keskin'nin nur yüzlü ninesiyle dedesi.. Annem bizi yoğurt almaya gönderdiğinde o kaymağı hangimizin parmaklayıp yiyeceğimize dair kavgaya tutuştuğum tek kardeşim Tuncay... O da genç yaşta bizi terk edeli tam 6 yıl oldu... 50 metre uzağındaki evlerinden tozlu yollarda yalınayak koşarak bize geldiklerinde ve hele diğer kuzenlerim Aydan, Metin ve Ayşe de katıldığında, evi curcunaya döndürdüğümüz dayımın çocukları Aytaç, Aytan, Aydın ve Safiye... Yakışıklı ve varlıklı Aytaç'ı Avustralya'da, kendi çiftliğinde bir aşk cinayetine kurban vereli çok oldu... Mutallo nire, Avustralya nire!.. Sonuç vermeyen uzun tedavisinden sonra geçenlerde kanserden yitirdiğimiz Ayşe kuzenimin mezarı, henüz solmayan çiçeklerle örtülü şimdi Alsancak'ta... Ahşap olanı atılıp, şimdi yerine "gancelli" konulan bu kapının önünde, babam işten yorgun argın döndüğünde, kardeşimle beni sokakta daldığımız oyunlardan ıslıkla çağırırdı... Islıkta babam kadar maharetli olanına hiç rastlamadım yaşamım boyu... Sakinleri içeride olmayan evin köpeği gancelliye gelip bize kuyruk salladığı sırada, babamın ıslıkları Mutallo'da yankılanıyor yıllar ve yıllar sonra ... Çıkmaz sokağa arka kapısı açılan büyük evde gardiyan Kemal Bey'in ailesi otururdu... Hiç unutur muyum; Burt Lancaster'i çağrıştıran sarışın oğlu atletik Meriç ağabeyimizi?.. Tarzan'dan esinlenerek bahçedeki ağaçlar üzerinde akrobatlığa yeltendiğinde, yanağını dallara takıp feci biçimde yırtmıştı... Karşıda sevgili İlmiye ve Albayrak'ların annesi Hatice ablalarımın evi... Baf'ın en yetenekli teknisyeni İbrahim Usta'nın evi ise, hâlâ o mütevazı ve yoksul mahallenin gösterişli hanesi olarak durmakta... Ve Mutallo'nun canlı mekanı, Yusuf'un kahvesi... Şimdi minik bir markete dönüştürülmüş...
Yusuf 'un kahvesi sayesinde keşfedebildik zaten; Yeroşibu ve Dipbaf'la bütünleşen, batıda Vikla uçurumlarını atlayarak görkemli yapılarıyla denize ulaşan şu Baf metropolünün ortasında eriyip gitmekte olan bizim zavallı Mutallo'yu... * * *
37 yıl sonra Mutallo!.. 1971'de görevli bir gazeteci olarak bu sokağa o son gelişimde, Mutallolular beni coşku ve sevgiyle karşılamışlardı... Onların gözünde, aralarından çıkıp gurbette üne ulaşmış bir gazeteci-yazardım!.. Breh breh!.. Nasıl da sevgi, saygı ve ikram yarışına girişmişti o içten insanlar!..Yusuf Dayı'nın kahvesindeki sohbette, kadınlı erkekli bir kalabalık toplanmıştı... Ninemle dedem gururla izliyordu manzarayı... 37 yıl içinde, adına "savaş" dediğimiz kader o güzel insanların hepsini darmadağın etmiş...
Türk evlerine yerleşmiş göçmen Rumlar bize güleç bakarken, bunları düşünüyorum hep... Karşı evde, İlmiye ablanın avlusunda duran orta yaşlı Rum çifte el sallıyorum: "Yasu!.." Sevecenlikle karşılık veriyorlar selamıma... O mahallenin çok eski ama vefasız bir mensubu olduğumu anlamışlardır... Sonra yolda karşılaştığımız, bizi merakla süzenleri de selamlıyorum... Onlardan da karşılık geliyor... Sade, sıradan insanlar; tıpkı eski Türk Mutallo'nun sakinleri gibi... Savaş işte onları da kimbilir nerelerden buralara savurmuş...Hiçbir anım ve yaşanmışlığım yok ama onlarla!... Mutallo, insanlarıyla birlikte baştanbaşa değişmiş... Tüm evler nedense beyaz badanalı... Benim anılarım da zaten bembeyaz, apak Mutallo'yla ilgili...
Güneş, ufukta Afroditli mitolojinin yatağı Baf deniziyle kucaklaşırken, gittikçe kararan bir havada, uzun ve hüzünlü dönüş yolundayız... Elveda Mutallo... İçim kaldırmıyor, artık gelmeyeceğim sana!..
* * *
Trodos üzerinden Baf'a doğru inerken eski Türk köyü Fasula'da mola vermiştik... Birkaç kilometre ötede de Ciyas var... Amacımız, Türklerin 1974'ten sonra terk ettiği köylerin son durumunu yerinde görmek... Biz Kuzey'de devraldığımız Rum mallarını şaşırtıcı biçimde, cömertçe geliştirdik... Rumlar ise bizim evlere, içinde yaşamalarına karşın, tek çivi çakmamışlar... Fasula'nın genç papazı Kosta, 40'lı yaşlarda, sempatik bir adam... Bizi gördüğünde yakından ilgileniyor... Türklerden 1954'den kalma o küçük deprem evinde, kendisi gibi konuksever eşi ve 5 çocuğuyla nasıl barınabildiğine şaşıyorum... Bizi kümes hayvanlarıyla dolu bahçesindeki öğle yemeğine davet ediyor... Şişleri otomatiğe bağlanan iki mangalın üzerinde oğlak ve tavuk etleri dönmekte... Ailenin yakınları da yemek servisine neşeyle yardımcı oluyor...Masaya ev yapımı bol beyaz şarap getiriliyor.. Yüzündeki gür siyah sakalından başka, papaz olduğunu çağrıştıran hiçbir hali yok Kosta'nın... Oldukça şakacı ve konuşkan... Ataları İzmir göçmeni... Bizim tarafa da sıkça gelmekte... Sağlam dostluklar kurduğu Türkler var..."Boş vaktim çok; bana Kuzey'de de bir iş ayarlasanıza!" diyor... Politikaya dair ettiği tek kelam da şu olur masa muhabbeti boyunca: "Politika, politikacıların işi... Biz sıradan insanlarız, işimize bakalım..."
|