Basın kartımı elime alınca garip duygulara sürüklendim. İlkini 20 yıl önce almıştım. Yirmisinin de üzerinde "sarı basın kartı" yazıyordu. Bu ifade "sürekli basın kartı" şeklinde değişti. Gazetecilikte kuraldır. Meslekte 20 yılını dolduranlara "sürekli basın kartı" verilir. Bu, her yıl basın kartı için başvuruda bulunulmayacağı anlamına gelir. Yani bir nevi mesleğin tescillenmesi. "Gazeteci" sıfatının sürekli hale gelmesi. Yurtdışında yaptığım görevlerin dışında buralarda sarı basın kartı ile işim olmadı hiç. Cüzdanımın unuttuğum bir köşesinde dururdu. Sürekli basın kartı da öyle olacak. Ama bir farkla. Beni garip duygulara sürükleyen kartın üzerinde yazılan ifadenin değişmesi değil. Bu meslekte artık yaşlandığım gerçeğinin sürekli basın kartıyla gelip anlıma çakılmasıdır. "Yaş otuzbeş yolun yarısı eder" dizeleriyle büyüyen bir neslin hayat basamaklarını artık aşağıya doğru indiği gerçeğidir.
***
Yaşlanmanın ilk belirtileri daha önce ortaya çıkmıştı aslında. Gençler gibi uzun süreler çalışma temposunu sürdürmeme rağmen artık yorulduğumu hissediyordum. Eskiden saatler boyu zevkle yaptığım mesleki tartışmalardan artık sıkıldığımı fark ediyordum. Zaman zaman içimde nükseden "kaçma" istekleri sık sık tekrarlanmaya başlamıştı. Ama tüm bunları es geçiyordum. Ben kendimi hala ilk günkü gibi hazır ve dinç hissediyordum. Veya öyle sanıyordum. Ta ki yeni nesille aramızda oluşan lisan farkını anlayana kadar. Üniversitelerden öğrenciler sık sık gelirler ve mülakat yapmak isterler. Bir ödeviyle ilgili yardım isteyenler de çoktur. Birgün karşıma dikilen gazetecilik öğrencisinin "iletişimin paradoksal dönüşümünün yarattığı etkiler konusunda ne düşünüyorsunuz" diye sorduğunda anladım benle ilgili olup biteni. Çocuklar kavrayamadığım bir dilde ve farkında olmadığım sorunsallarla uğraşıyorlardı. Sanki başka dünyalarda yaşıyorduk. Yaşlanmanın en önemli belirtisi budur sanırım. Senden önceki kuşaklara yabancılaşma ve onların kurduğu dünyayı algılayamama.
***
20 yıllık meslek yaşantımı daha ne kadar sürdürürüm bilmem. "Bu dünyada neler yaptın?" sorusunu sık sık kendi kendine soranlardanım. Kendi kendime yaşadığım mutluluğu ilk kez itiraf ediyorum. İyi şeyler yaptığımı düşünüyorum. Ama bu mesleğin şaşmaz kuralı şudur: Takdir okuyucunundur. Yılın 365 günü on binlerce okurun önüne gider yaptığınız iş. Onlar için yapıyorsunuz ve şüphesiz ki yargıya varacak olan da onlardır.
***
Bir bankacı ağbeyimizin yaptıkları çok etkilemişti beni. Biz onu bankacılık mesleğinde çok başarılı görüyorduk. O birgün sürpriz yaparak emekliye çıkmaya hazırlandığını söyledi. Elbette çok şaşırmıştık. Israrlarımıza rağmen esas gerekçesini açıklamamıştı. Emekliye çıktıktan aylar sonra bir içki sofrasında dökülüvermişti ağzından "itiraflar." Çok iyi eğitim alan ve dünya bankacılığını çok iyi bilen gençler dizilmişti sıraya. "Onlar beni göndermeden ben gönüllü teslim ettim, onlar da mutlu oldu ben de" demişti. Ben de böylesi bir mutluluğu yaşar mıyım bilmiyorum. Fakat bu satırları okuyanların bilmesini isterim ki sınır ötesi işler da dahil Kıbrıs Türkü için daha yapılacak kutsal görevler olduğunu düşünüyorum. Ve o anlamda mesleğe başladığım ilk günkü gibi hissediyorum kendimi. Elime aldığım sürekli basın kartım bana yaşlandığımı anlatsa da....