|
Yıl 1967...
6 Şubat 1950'ye baktığımda aradan on yedi yıl geçmiş...
Kar yağışı ile ilk tanıştığım ve belki de ilk kez çaresizlikten ağladığım gün...
On yedi yıl sonra başkente kar yağdı...
Soğuk savaşların yine ellili yıllardaki gibi su yüzüne çıktığı ve bizim birbirimizle vuruşacağımız veya vuruşmaya zorlandığımız günlerde...
***
Oysa ki biz o yıllarda ne kahramanlık sevdasındaydık, ne de liderlik...
Güzel bir adada çirkinliklerin karşısındaydık...
Adımız yoktu, örgütümüz yok...
Gönül insanlarının oluşturduğu mekânlardı sığınağımız...
Bazen bir meyhane, bazense bir kahvehane...
***
Şubat 1950...
Lapa lapa yağan kar sadece üç yaşındaki beni değil, o gün herkesi şaşırtacaktı...
Şair; kar yağışını incelikle anlatır...
Lise kitaplarında okuduk...
Cenap Şehabettin olmalı...
"Bir beyaz lerze, bir dumanlı uçuş ve eşini gaybeyleyen bir kuş gibi kar birlikte geçen eyyam-ı nevbaharı arar...
Bizim hiç nevbaharımız olmadı o günlerde...
Nevbahar ilkbahar demekti aslında...
Karanlığı ruhumuzda hissettik ve hep üşüdük...
Üşürken de fazla düşünmedik...
***
O akşam beyaz bir örtüyle buluştuk...
Hava soğuk, ancak serde gençlik var...
Dört şişe şarap...
Morris Oksford bir araba tank gibi...
Park ettik şimdiki Altıbaş'ın istasyonun karşısına...
Ben, Erdal ve Güven..
Ne gelen var, ne giden...
Burunları kanayan şarap şişelerinin işleri tamamdı...
Oysa, esas burunları kanayan bizdik...
Sonra buzlu asfaltta yıkadık yüzümüzü...
Böyle yakaladık o yılı...
Sonra soru işaretleriyle dudak bükülen bir olay...
Ve sonra 15 Kasım 1967...
Tarihi yaşayan mı bilir, yoksa yazan mı?...
Keşke hep yaşayan ve yazan bilsin...
|