|
İnsan bir yakınını kaybettiğinde, (hele de bu kaybettiği kişi genç bir insansa) hayata bakış açısı değişiyor.
Ani ölümler, hayatımızdaki bazı hareketlerimizi gözden geçirmemize neden oluyor.
Hırsımızın, kavgalarımızın, kalp kırışlarımızın gereksiz olduğuna kanaat getiririz.
"Bu ölümlü dünyada neden bu işlerle uğraşıyoruz?" deyiveririz.
Hatta ölümlerin çoğaldığı günlerde, "bugün varız, yarın yokuz" sözünü tekrarlayıp, hırslarımızın, tükenmek bilmez arzularımızın yersiz olduğunu düşünürüz.
Bu konuda kendimizle küçük hesaplaşmalar içerisine girer, kimlerin kalbini kırdığımızın muhasebesini yaparız ve geriye dönerek, "değer miydi?" deriz.
Var yere yok yere sinir oluşumuzun sağlığımızı bozmaktan başka bir işe yaramadığını idrak ederiz.
Bu duygunun benzerini, ölümlü trafik kazaları olduğu zaman da yaşarız.
Böyle bir kazaya tanık olduğumuzda, birkaç gün sürat yapmaktan kaçınırız, "artık sürat yapmayacağım" diye kendi kendimize sözler veririz...
Ama hayat öyle bir şeydir ki kısa süre sonra normale döndürür bizi...
Kendimize verdiğimiz tüm sözleri unuturuz, acıların verdiği dersler gittikçe usumuzdan silinmeye başlar ve yine hiç ölmeyecekmişiz gibi kavgalarımıza başlar, yine hırslarımızın, arzularımızın peşinden koşmaya başlarız...
Aslında biz istemesek de şartlar bizi normal hayata ve o hayatın şartlarını uygulamaya zorlar.
Elbette bir yakınını kaybeden, o acıyı ömür boyu hisseder...
Ne kadar üzülsek, ne kadar yas tutsak da bir şekilde hayata dönmek zorunda kalırız.
Biz dönmek istemesek de şartlar bizi hayata döndürür.
Bazen geride kalan sevdiklerimize karşı sorumluluklarımızdan, bazen kaybettiğimiz kişilere son görevimiz icabı hayata dönmek, normal hayatımızı sürdürmek zorunda kalırız.
"Ölenle ölünmez" sözünü sevmem ama gerçek bir sözdür bu.
Aslında hayatta başkalarının kalbini kırmanın gereksizliği, hırslarımızın bize yanlış işler yaptırdığı, kavgalarımızın, entrikalarımızın, sırf bazı şeyleri elde etmek için başkalarının ardından oyunlar oynamamızın boş şeyler olduğu yönündeki düşüncemizin canlanması için illa ki bir ölüm mü olması gerekir?
Aslında bunların gereksizliğinin, insan ilişkilerinde ve diğer ilişkilerimizde dikkatli olmamızın gerektiğini böyle şoklar yaşamadan da kavramamız gerekir.
Hayatımızı hiç ölmeyecekmiş gibi kurup, ölümün çok yakında olduğunu bilerek hareket etmeliyiz.
Hiç ölmeyecekmiş gibi uzun vadeli planlar, projeler yapmalıyız, dünyayla, çevremizle barışık olmalıyız, okumalı, yazmalı, öğrenmeli, hayatın tüm güzelliklerini yaşamalıyız, çünkü ölümün bizi ve yakınlarımızı ne zaman bulacağı hiç belli değil.
Her an ölebileceğimiz veya yakınlarımızı kaybedebileceğimiz ihtimalini de göz önünde bulundurmalıyız ki düşmanlıklardan, kavgalardan uzaklaşıp, hayatın anlamını daha iyi kavrayıp güzelliklerini ön plana çıkarabilelim.
"Söylemesi kolay" dediğinizi duyar gibiyim, evet söylemesi kolay ama bunları pek az insan başarabiliyor...
Hayat, işte böyle tuhaf bir şeydir, acılar olmasaydı sevinçlerin, mutlulukların; başarısızlıklar olmadan başarıların, zaferlerin anlamı olmazdı belki de...
Birbirinin zıddı gibi görünseler de aslında birbirlerini beslemektedirler; üzüntüler, başarısızlıklar, insanın hanesine "tecrübe" olarak yazılıyor, bundan bir sonuç veya ders çıkarabilirse...
Bazen dibe vurmak, hayatı ve insanları tanımak için bir fırsat olur ve gelecek başarılar için panzehir değeri taşır anlayabilene ve ders çıkarabilene...
Biliyorum, bu ülkede yaşayıp da insanın bir şeylere kafayı takmaması, asaplarını bozmaması için sinirlerinin alınmış olması gerekiyor, kolay değil ama biz elimizden geldiğince sağduyulu olmaya çalışmalıyız, inanın sağlığımız için de, çevremizle ilişkilerimiz için de, iş ve aile yaşamımız için de en iyisi bu...
|