|
Vaktiyle bir saka (su taşıyıp dağıtan) vardı. Onun da bir eşeği vardı. Mihnetten çember gibi iki büklüm olmuştu. Sırtında ağır yük taşımaktan yüzlerce yara açılmıştı. Ölüm gününe adeta âşıktı.
Ölümünü arayıp duruyordu. Arpa nerede? Kuru ot bile bulamıyor, onunla bile karnını doyuramıyordu. Bir yandan sırtında yara vardı, bir yandan da sahibi demir bir şişle onu nodullayıp duruyordu. İmrahor (sarayın ahır sorumlusu) onu görüp acıdı. Eşeğin sahibiyle dostluğu vardı. Ona selam verdi, bu eşek neden böyle dal gibi iki kat olmuş diye sordu. Adam; benim yoksulluğumdan, benim taksiratımdan (günahlarımdan). Bu ağzı dili bağlı mahlûk saman bulamıyor dedi. İmrahor dedi ki: Sen, birkaç gün onu bana ver de, padişahın ahırında güçlensin. Adam eşeği o merhametli kişiye verdi. O da onu padişahın ahırına bağladı.
Eşek her yanda tavlı, semiz, güzel ve taze Arap atları gördü. Ayak bastıkları yerler süpürülmüş, sulanmıştı. Saman da tam vaktinde geliyordu, arpa da tam vaktinde. Atların tımarını da görünce başını göğe kaldırdı da dedi ki: Ey Ulu Tanrı! Tutalım eşeğim! Senin mahlûkun değil miyim? Neden böyle perişanım, neden sırtım yaralı, neden zayıfım? Geceleri arkamın acısından, karnımın açlığından her an ölümü istiyorum. Bu atların halleri böyle mükemmel, peki neden azap ve bela, yalnız bana mahsus?
Derken ansızın savaş koptu. Arap atlarına eğerleri vurulup savaşa sürdüler. Onlar düşmandan oklar yediler, her yanlarına temrenler (oklar) saplandı. Savaştan geri dönüp hepsi de perişan bir halde ahıra düştüler. Ayakları sağlam iplerle mükemmel bağlandı. Nalburlar sıra sıra dizildi. Hançerlerle bedenlerini yarıyor, yaralardan oklar çıkarıyorlardı.
Eşek bunları görünce dedi ki: Ya Rabbi! Ben yoksullukla sürdüre geldiğim şu afiyete razıyım. O gıdadan da bizarım, o çirkin yaradan da.
Mutluluk, bolluk ve refah içinde olmakta değil, huzur içinde yaşamaktadır. Huzurun kaynağı da kanaat ve ilâhi taksimata razı olmaktır.
|