|
"Şimdi, uzun aylar sonrasında tekrar bir araya geldiğim birçok arkadaşın beyazlar keşfediyorum, saçlarında.
Hayat yoruyor artık.
İlk beyazlarımız bunlar, bizim.
Yirmili yaşları sürpriz bir şekilde geride bırakıyoruz.
Bazen hayat bizden hızlı, biz ondan yavaş, akıp gidiyor zaman.
Artık bizim acılarımız, sevinçlerimiz daha çok iz bırakıyor, daha çok hatırlanıyor, bu zamanlarda.
Artık kaybediyoruz ve geri gelmeyenler olabiliyor, çünkü.
O gece, saat ilerlerken, yeni bir arkadaş grubu geldi.
Ve birdenbire ortak bir muhabbet başladı.
Yaşayanlar için kolay, tanıdık, ama tanıklık edenler için en zor muhabbet!
Masadakilerin biri, göğüs kanseri teşhisiyle, hala devam ediyor kemoterapisine.
Üç haftalık aralıklarla, Güney Lefkoşa'da sürdürüyor tedavisini.
Yeni doğan bebeğini bırakmak zorunda kalıyor, bu zamanlarda.
Benden farklı koşulları.
Deneyimlerimizi paylaşıyoruz.
Bazıları aynı, bazıları değişik.
Masadaki diğeri, uzun yıllar önce yenmiş kanseri.
Daha ilk gençlik adımlarında, İngiltere'de tamamlamış tedavisini.
Bir bacağını kurban verse de gönlündeki yaşama sevinci, gücü ve hayatın karşısındaki o dişini geçirip yaşamaya aşık olma hali, hiç sönmemiş.
Öyle canlı, öyle kıpır kıpır.
Ve gecenin en sonunda, bir başka arkadaş ile buluşuyoruz.
Tesadüfen ve uzun yıllar sonra.
Kemik kanseri için İstanbul'da tamamladığı tedavisi yeni bitmiş.
Hayatın normal temposuna dönmeye çalışıyor.
Portları hâlâ vücudunda.
Ben biliyorum, hissediyor ve hâlâ o ilaç kokusunu duyuyor, günün ve gecenin en güzel kokusunda bile.
Birden bire, tesadüflerin bir araya getirdiği yirmili yaşlarını daha yeni geride bırakmış, dört kişi oluyoruz."
Bu bölüm, 14 Haziran'da tedavimin yeni bittiği dönemde bu köşeden paylaştıklarımdı. Yeni tedavisi biten ve portları hâlâ vücudunda olan da Aytuğ'du.
Bazen insanların benzer acıları, birbirleri arasında enteresan bir köprü kurar. Bu köprünün önemli bir bacağını oluşturuyordu Aytuğ da. Öylesine cana yakın, sıcak ve samimiydi ki, ne bu acılara, ne de ölüme yakışacak bir insandı.
Tedavisi bittikten sonra kanser tekrarlamıştı. O yılmadı mücadeleye devam etti ama bu mücadelesi geçmiş mücadelesi gibi başarılı olamadı maalesef.
Ve Aytuğ öldü.
İşte bu kadar basit hayat. Bu iki kelimeli çirkin cümle gibi, bu kadar düz, ölüm karşısında.
Öyle öfkeliyim ki, öyle kızmış.
Hafta sonu herkes birbirinin ağzını aradı, kim ne biliyor diye. Ben Sevgili Eylem'in telefonundan öğrendim, gerçeği. Oysa herkes bir gün önceden biliyormuş zaten.
Hayatımızda böyle gidenler o kadar çoğalıyor ki. Ve biz bunu bu kadar kolay kanıksıyoruz ve kader diyoruz ki. Bu ülkenin kanser grafiği, sanırım artık kader noktasını çoktan zorlamış durumda. Ama hâlâ yapılması gerekenler yapılmıyor.
Ben bu satırları yazarken, Lefkoşa'nın çeşmelerinden akan su, kırmızıydı.
Dolaptaki salatalıklar yine şekil değiştirmişti.
Asbestli borulardan soluduğumuz havaya kadar çok kolay kanıksadığmız bir tehdit altında tesadüfen yaşamaya, ama tesadüfen gitmeyenlere ağlamaya devam ediyoruz.
Aytuğ öldü.
Hayat bu çirkin cümle gibi, işte, bazen. Bu kadar düz ve bu kadar kesin.
|