|
Dün, gün boyunca "Aytuğ Öldü" başlıklı yazıya dair telefon aldım.
Uzun zamandır görüşemediğimiz arkadaşlardan, çok uzakta olan dolaylı tanıdıklara kadar, bu vesileyle yeniden görüşme şansı buldum.
Herkes bir buruk, bir üzgün ve bir acı içinde. Özellikle de benim bu konularla, bu kadar ilgilenmem daha fazla üzüyor insanları.
Önemli bir sağlık sorunu yaşayınca, sizi gerçekten sevenler, "ölüm" sözcüğünü yasaklıyor. Sanki sadece sağlık sertifikası olanların himayesine verilebilecek bir kelimeymiş gibi, yakıştırılmıyor bu sözcük, ama tabi bu hassasiyet gerçekleri de saklamıyor.
Dün uzun yıllar kanser tedavisi olan bir arkadaşımı kaybettiğimi ve bu kaybın arkasından çok üzüldüğümü yazdım.
Kimseyi üzmek, ölümü çağrıştırmak, ya da kimsenin en derinindeki acınsa dokunmak değildi amaç.
En azından tek amaç.
Sırf üzülmek dışında yapılması gerekenlere tekrar hatırlatma yapmak istedim, sadece. Sevdiklerimizin kaybıyla, acısıyla üzülmek yerine, elimizden geldiğince doğru şeylerin yapılmasına katkı koymak çok daha anlamlıdır, çünkü.
Bugün Gıda ve Su yasaları, hâlâ mecliste bekliyor, örneğin.
Ve ben gıda ile satın aldığımız suda denetimi getirecek bu yasaların, bir an önce meclisten geçip, uygulamaya girmesi gerektiğini tekrarlamaktan sıkılıyorum.
Ama bugün yine tekrarlıyorum.
Bu kez yeni ve trajik başka bir bilgiyle üstelik.
Gelen bilgilere göre, bir süre önce, 29 bölgede üretilen sebzelerde bir denetim yapılmış, 12'sinde limitlerin çok üzerinde koliform bakteri tespit edilmiş.
Yani, biz pestisitlerden şikayet ederken, aslında mikrobiyolojik olarak da güvenli olmadığımızı öğreniyoruz.
29 bölgenin 12'sinde ortaya çıkan sonuçlar, 2400 koli ile 500 e-koli olduğunu ortaya koyuyor, üretilen bütün sebzelerde. Bunlar insan sağlığı için oldukça tehlikeli olarak değerlendiriliyor, uzmanlar tarafından.
Bu sebzeler arasında en yüksek orana sahip olan marul. Ama aslında üretilen bütün sebzeler, sağlık için ciddi bir tehdit oluşturuyor.
Çünkü temel sorun kullanılan suda.
En önemli sıkıntı tahmin edilebileceği gibi Haspolat bölgesinde yaşanıyor, ama, coğrafyanın önemli bir bölümü, yer altı kaynaklarının da önemli oranda kirlendiği gerçeği ile karşı karşıya.
Söz konusu sonuçlar, sebzeler yıkandıktan sonra ortaya çıkan sonuçlar. Geriye kalan 17 bölgede de yıkanmadan elde edilen tahlil sonuçları, yine kabul edilebilir limitlerin üzerinde. Ama temiz bir suyla yıkandığında limit dahiline ulaşıyor.
Peki biz evde sebzelerimizi temiz bir suyla yıkıyor muyuz?
Çünkü kullandığımız şebeke suyunun ciddi şekilde tehdit oluşturma olasılığının oldukça yüksek olduğu gerçeği var karşımızda.
Düşünün;
Kabul edilebilir limitler, 210, ama biz 2400'e ve 500'e dayanıyoruz.
Bu şu demek;
Bu adanın en azından Kuzey tarafında kullanılan temel madde olan su, kullanılamaz durumda.
Sağlık ve Tarım Bakanlıkları konuyla ilgili kısa bir açıklama yaptı. Açıklamada bir kısım sebzenin sağlık tehdidi ile imha edildiğini, piyasadakilerin tüketilmesinde sorun olmadığını söylüyor. Ama temel sorun, temel madde olan suda olunca, bu denetimler ve imhalar ne kadar yapılsa da sorunun önüne bütün su rezervlerini yenilemedikten ya da arıtmadıktan sonra geçilemeyeceğini anlıyoruz.
Örneğin, hayvanların içtiği suyun kirli olduğunu düşünecek olursak, bu zincir gibi hayvanların gübresinden tarlaya, kirli olan sudan sebzeye, muazzam bir geçişle kirliliği aktarıyor demek.
Yani aslında denetim yapılsa ve söz konusu üreticilerin, bütün ürünleri imha dahi edilse, sorunun çözümü için yeterli olamayacak kadar vahim bir durumdayız.
Çünkü neredeyse %40 oranında üretim alanında, sudan kaynaklanan önemli bir sorun yaşanıyor. Ve bunun suçlusu üretici değil, bu kez.
Çeşmelerinizden akan suyu hiçbir şekilde kullanmamanız gerektiği gerçeği bu, karşımızda duran.
Bu ülkede sağlık bu kadar ciddi tehdit altındayken ve her geçen gün, boyumuzu aşan duruma gelmişken, hâlâ geniş ölçekli çözümler üretememek ve sadece hastalananlarla, ölenlerle üzülmek, sonra da gözyaşımız dindiğinde tekrar ezberlerimize bıraktığımız yerden başlamak, kesinlikle kabul edilmezdir.
Bugün yetkililer, konuyu kısa bir basın açıklaması ile geçiştirme noktasında dururken, kesinlikle toplumun bu duyarlılığın denetleyicisi olup, kesin çözüm talep etmesi gerekiyor.
Yoksa Güneyden alışveriş yapmak, evine de bir arıtma cihazı takmakla sorun çözülmüyor.
Çünkü bu yüzden bu kadar ağlıyoruz ve ölüm haberleri karşısında bu kadar buruluyoruz. Artık kimsenin canının yanma hakkı olmadığı bir noktadayız.
Ve yetkililerin artık yatıştırıcı basın açıklamalarının ötesine geçip, gerçek iş yapabilme yetisini kullanmaları gerekiyor.
|