|
Dört yıl aradan sonra liderler nihayet bugün kapsamlı müzakerelere başlıyorlar.
3 Eylül'de açılan süreç, bugün gerçek pazarlık masasının kuruluşu ile resmen start aldı.
Kıbrıs sorununda çözüme en sıcak mesajları veren iki liderin görüşme masasında oluşu yanında, bir araya gelseler, ya da yeterince güçleri olsa "çözerler" denilen iki büyük sol parti olan, CTP ile AKEL de adanın iki tarafında en etkin pozisyonlarında.
Uluslararası arenada ise, federasyonların çatırdadığı, ayrı devletlerin kurulup, müdahalelerin 74'e benzetildiği, tanınma süreçlerinin yaşandığı bir ortam var, karşımızda.
Önce Valonlar ve Flamanlar arasında yaşayan ve Kıbrıs için de örnek gösterilen federasyon çatısındaki gelişmeler konuşuldu.
Her ne kadar uzmanlar federasyonun bozulmasına yüksek bir olasılık biçmese de AB'nin işleyiş gücünü simgeleyen Belçika'daki gelişmeler, Kıbrıs sorunu ile birlikte de tartışıldı.
Ardından, Kosova'nın bağımsızlık ilanı, hemen sonrasında da Kafkasya krizi ve Güney Osetya ile Abhazya'nın tanınma gelişmeleri, tam da "bu iki lider de çözemezse ne olur" sorgulamalarının üzerine denk geldi.
Çözüm için "son şans" olarak nitelendirilen bu süreçte, bu gelişmeler, aslında uluslararası dengelerin, ne kadar değişken olduğunu ve güç dengelerinin etkinliğine göre yeniden anlamlandırılabileceği gerçeğini, bir kez daha hatırlattı bize.
Ve aslında bütün bu gelişmelerle çözüm alanındaki başarısızlığın da ne kadar kolay kanıksanabileceğine dair ipuçları verdi.
Bir taraftan süreç ile ilgili heyecansızlık bir taraftan da referandum sonrasında değişime uğradığına işaret edilen hassasiyetler ışığında da okununca bütün bunlar, aslında liderlerin masada yaşayacakları başarısızlığın önceden kabullenildiğini görüyoruz.
Şu bir gerçek ki, bugün çözüm olursa "mutlu" oluruz, ama olmazsa senaryosuna hazırlıklıyız.
Bu şüphesiz, tek başına okunduğunda negatif bir anlam taşımasa da sürece istencin dahil edilmesi sağlanamazsa, dezavantaja dönüşebilir.
Çünkü biz referandum döneminde çok yükselen beklentilerin ardından, çözümsüzlüğe ve onun koşullarına alıştık.
Çözümsüzlüğü yeniden kabullendik. Üstelik çözümsüzlük koşullarını ve anlamını da yeniden üreterek.
Çözümsüzlük artık Türk tarafından kaynaklanan hatalardan kaynaklanmıyor. Yeniden bozulacak bir masa da umutsuzluğu beslemekle birlikte, Denktaş'ın ve Papadopulos'un gıyabında, bu kez her iki tarafı da yeniden masumlaştıracaktır.
Ama şimdi önemli olan, devam edecek olan heyecansızlığın başarısızlığı da normalleştireceği bir döneme girilmeden, bu sürece hep birlikte oluşturulacak ortak bir sinerji ile dahil olmak, liderleri masada denetlemek.
Daha da önemlisi, olası senaryolar karşısında çalışma planları üretebilmek.
Uzmanlar, giderek çıkmaza giren ekonominin, başlayan müzakere sürecindeki olumlu gelişmelerden, pozitif yönde etkileneceği yorumunu yapıyor.
Yaşadığımız somut gelişmeler, son 4 yıl boyunca, referandum sonucunun da avantajı ile bir anlamda çözümsüzlüğün rantını kullandığımız dönemin sona erdiğini ortaya koyuyor.
Sistemin kendine özgü koşullarının tekrar ekonomik daralmada daha fazla su yüzüne çıkması, bu yapının sürdürülebilir olmadığının bir başka kanıtı.
Ancak, çözüm, bugünden sonra yaşanan her şeyle birlikte zorunluluk değil, her türlü acının ve bedelin ardından kazanılacak bir ödül olmalı.
Somut ve elle tutulabilen bir ödül.
İşte bu temel üzerinden de kritik bir eşikte, iki lideri masaya oturtan bu sürecin, en fazla desteğe ihtiyacı var.
Sivil toplum örgütlerine, sosyal, ekonomik ve politik hayatı kurgulayacak kapsamlı çalışmalara, üniversitelere ve tabii ki, çözümü destekleyen siyasi aktörlere, ihtiyacımız var. Onların çalışmaları iyice soyutlaşan çözüm olgusunu, tekrar somutlaştırıp hayal edilebilir bir noktaya taşıyabilir.
Referandum sonrasında dağılan yapıda en önemli dezavantajımız çözümün önüne çok farklı öncelikler yerleştirerek, süreç üzerindeki inanç ve konsantrasyonu yitirmemiz.
Şimdi bunu bir avantaja dönüştürüp, sürece hep birlikte dahil olmak, bu masada mevcut ve gelecek kuşakların kaderi çizilirken, önemli bir misyon olarak duruyor karşımızda.
|