|
Ülkelerin çağdaşlık seviyeleri temelde toplumların yaşam şekilleri ve kaliteleriyle birlikte ölçülür.
Biz kendimize baktığımızda, yaşam standardı ve eğitim seviyesi yüksek, çağdaş bir toplum olarak tanımlıyoruz kendimizi.
İyi koşullarda yaşıyoruz.
Havuzlu villalarımız, son model arabalarımız ve her yıl mezun ettiğimiz binlerce gencimiz var.
Her tatil fırsatını yurt dışında değerlendirebilecek kadar da delebiliyoruz izolasyonları.
Ama yaşam kalitemiz, bütün bunlarla ölçülebilir ve çağdaş bir noktada olduğumuzu söylemeye yeter mi gerçekten?
Bir insanın en temel ihtiyaçlarından biri olan su ve gıdanın, ülkedeki koşulları, yaşam kalitemizi anlatan, en açık örneklerden biri.
Ülkede bir taraftan doğal ve hoyratça yarattığımız koşullar nedeniyle tükenen su kaynakları sorunu yaşıyoruz, bir taraftan da zaten yetersiz olan suyun kalitesizliğine tahammül ediyoruz.
Dün Kıbrıs Gazetesi'nde, bir firmanın yaptırdığı su analiz sonuçları, manşet haber olarak verildi.
Sonuçlar gerçekten de ürkütücü boyutta.
Kullandığımız su, sadece içilmez değil, aynı zamanda kullanılmaz durumda da.
Düşünün, paslanmaz çeliği paslandıran bir su, insana neler yapabilir?
Bunun için analiz sonucuna gerek olmadığını, özellikle, Lefkoşa ve Mağusa bölgesinde yaşayanlar bilirler.
Ben, sırf Lefkoşa'nın su kalitesi yüzünden, oldukça tanınmış, kaliteli çatal bıçak takımımı kullanamaz durumdayım, örneğin.
Bu firmaya da paslanmaz ürünlerinin paslandığı bilgisi verilse, eminim, onlar da bunu kabul etmeyecek ve mutfak teknelerini pazarlayan firma gibi, tatmin için bilimsel analiz isteyecekti.
Ama kabul edilebilir limitlerin yüzlerce kat üzerindeki bu zararlı değerlere kurban verilenler, ne yazık ki, sadece mutfak tekneleri, ya da, çatal bıçak takımları değil.
Kurban verdiğimiz kendi sağlığımız.
Kendi hayatımız.
Bu konu ile ilgili, artık ciddi bir proje üretilip, bir an önce hayata geçirilmesi gerekiyor.
Yoksa, yıllardır olduğu gibi, devlet insan hayatıyla oynadığı bu sudan, para almaya devam edecektir.
Gıdada farklı bir durumda değiliz.
Dünya Gıda Günü, ülkenin içinde bulunduğu vahim durumu hatırlatan günlerden biri sadece.
Yediğimiz sebze meyvenin denetimi yeterince yapılamazken, insan sağlığı ile oynayanlara karşı da yeterli denetim uygulanamıyor.
Bütün bunlara çare üretmesi beklenen, Gıda Yasası ise, uzun bir süre önce hazırlandı.
Hedeflenen, üreticilerin etkin şekilde denetlenmesi ve tükettiğimiz gıdalara, dünya standardında kriterler getirilerek, çağdaşlık seviyesinin temel gereklerinden birini hayata geçirmekti.
Ne var ki, yasa ile ilgili bütün hazırlıklar tamamlanmasına ve ilgili bütün taraflarca onaylanmasına rağmen, bir türlü yasa Bakanlar Kurulu'na gidemedi.
Hepimiz, kendi sınırlarımızda yaratmaya çalışıyoruz, çağdaşlık seviyemizi.
Eğitim sisteminden hoşnut olmayan, kendi çözümünü yaratıyor. Sağlık sistemini beğenmeyen farklı alternatifler yaratıyor.
Devletin sağladığı suya güvenmeyen, gerekli yatırımı yapıp, evine arıtma cihazı taktırıyor.
Sağlık Bakanı dahil!
Hatta kendi gıda analizini yapan, sırf çocuğu için laboratuardan tanıdık vasıtasıyla kontrolleri sıkı şekilde takip edenler var.
Ama sırf kendi çözümlerimizi üreterek yaratılmıyor yaşam kalitesi. Çünkü kalite bütünseldir ve bütünsel zeminde temini için de gerekli bilincin oluşturulması, bunun talep edilmesi gerekiyor.
Koruyucu sağlık hizmetleri başta olmak üzere, yaşam kalitesini yükseltecek düzenlemeler gerçektir ki, toplum tarafından da öncelikli olarak talep edilmiyor.
Amacını sorsanız, "halka hizmet" diyecek olan politikacılar da bu gibi meşakkati fazla, ama, getirisi az işlerle uğraşmayı tercih etmiyorlar.
O yüzden de Su Yasası hala mecliste. Gıda Yasası'ndan da haber bile yok!
Toplum ve siyaset birbirinin aynası, aslında.
|