|
Geçtiğimiz haftanın son iki gününü hafta sonuyla bağlayıp İstanbul kontrol turlarını biraz daha cazip hale getirmeye çalıştık.
Hiç durmadan iki gün boyunca yağan bir yağmur vardı İstanbul'da. Ve her zamanki gibi müthiş bir yoğunluk.
Yağmuru çok severim, ama İstanbul'a en son yakışacak şeylerin başında gelir bana göre, her ne kadar üzerine şiirler yazılıp, şarkılar da bestelense, yağmurlu İstanbul sokaklarının.
Bu kez, hem maç, hem de çeşitli turların ortak tarihlerine rast gelince boş otel bulmakta iyice zorlandık.
3 gece için 2 ayrı otelde, ancak son anda yer bulduk.
Yoğun bir Yunanlı akını var, İstanbul'a. Mutlu ve kalabalık aileler, turistik ve dini amaçlı olarak, geçmişe göre çok daha rahat kullanıyor artık, bir zamanlar "düşman" olan bu kenti.
Demek ki, dostluk adına geliştirilen diplomasi birçok şeyi değiştirebiliyor.
Sigara yasağı Ercan Havaalanı'nın başına gelebilecek en iyi yasak olsa gerek. Birkaç tuvalet kaçamağı dışında, yasağın delindiğini görmedim. En azından, havaalanı artık rahat nefes alınabilecek, kafeteryaları kullanılabilecek duruma geldi.
Atatürk Havaalanı ise, bina içinde uyguladığı katı yasak sonrasında, hemen çıkış kapısında yığılan kalın bir duman tabakasıyla karşılıyor, yeni gelen yolcularını.
İşte neden bazı ülkelerde bina önlerinde sigara içme yasağı uyguladığının en açık nedeni, Atatürk Havalimanı'nın çıkış kapısı olsa gerek.
Açık hava deyip, onlarca kişi sigaralarıyla yığılınca kapının önüne, en kapalı alandan daha rahatsız edici bir manzara çıkıyor ortaya.
Umarım, yetkililer bu sorun için de yakın zamanda bir çözüm üretebilirler. Yoksa, her gün milyonlarca kişiyi karşılayan ve Avrupa'nın en güzel havalimanlarından biri iddiasındaki bir havalimanı, bu rahatsız edici manzaraya mahkum kalacak.
İstanbul'un en güzel yanı, bu kez Dr. Siret'ten aldığımız iyi haberler yanında, kesinlikle Dali sergisiydi. Bugünlerde İstanbul'a yolunuz düşerse, mutlaka uğrayın.
2002 yılında sergiler için hizmete açılan ve Atlı Köşk olarak da bilinen, bir dönem, Sabancı ailesinin ikametgahı, Sakıp Sabancı Müzesi, kesinlikle çok iyi bir organizasyonla, ağırlıyor sergiyi.
Sergi, bugüne kadar yabancı bir ülkede yapılan, en büyük Dali sergisi. 4000'in üzerinde eseri sergileniyor Dali'nin.
Hemen girişte, bu çılgın dahinin en sevdiği şey olan yumurtalı ekmekten figürler karşılıyor, sizi. Ve yağlı boya tablolarından, eskizlerine kadar, çeşitli tasarımlarından, sinema adına yaptıklarına kadar, çok geniş bir yelpazede oluşturulan bir sergiye davet ediyor.
Üç kattan oluşan sergi, basın, sinema ve tasarım alanı dahil, Dali'yi en iyi figüre eden şekilde dizayn edilmiş.
2 ayrı katta da Dali'nin yazdığı meşhur 1929 yapımı Endülüs Köpeği ve Hitchock'un yönetip, Dali'nin tasarladığı rüya sahnesiyle ünlenen, 1945 yapımı, Spellbound (Öldüren Hatıralar) filminin gösterimleri yer alıyor.
Küçük cep sinemaları tadındaki bu salonlarda, Dali'ye farklı bir gözle bakmak müthiş keyifli. Ayrıca, Dali ile ilgili hazırlanan dökümanterler ve çeşitli zamanlarda kendisiyle yapılan röportajları da yine bu salonlarda izlemek mümkün.
Bütün sergi boyunca, sanki nefesini hemen ensenizde hissederek dolaşıyorsunuz, eserleri arasında ve dehaya, sınırsızlığa meydan okuyuşuna bir kez daha hayran kalıyorsunuz.
Bir de bu çılgın adamın, hayatı boyunca çoğalttığı Gala'ya aşkını, bir kez daha şaşkınlıkla izliyorsunuz. Ara Güler'n fotoğrafları arasında da gezinirken, biraz Dali'yi, biraz da Güler'i kıskanıyorsunuz.
Hediyelik eşya bölümünde çeşitli kitaplar, filmler ve promosyon eşyalar satılıyor. Sergiden bir hatıra almak için keyfili bir durak. Burada Dali'nin en bilindik tasarımlarından olan, dudak şeklindeki koltuğunu bulmak mümkün. Özellikle kadın okuyucular hatırlayacaklardır, 1990'ların başında adını taşıyan dudak şeklindeki şişesiyle dikkat çeken parfümü, uzun yıllar, en favori kadın parfümleri arasında sayıldı.
Gerçekten de sergi adına yakışır ve dünyaca ünlü büyük sergilerin saygınlığına yakışır şekilde organize edilmiş.
Bu yılın en önemli özelliği Dali'nin doğumunun 100. yılı olması. 20 Ocak'a kadar açık olacak sergiyi, bu yıl, mutlaka İstanbul'da ziyaret edin. Üstelik, gerçekten serginin tadına varmak için kendinize saat sınırı koymayın. Çünkü, 3 saat bizim için yeterli olmadı. Ama zaman kavramını hiç sevmeyen bu çılgın dahiye saate bakarak saygısızlık etmemek ve zaman sınırından özgür dolaşmak adına rahat bir program yapmakta ayrıca fayda var.
Hayatın sınırlara hükmetmek olduğu ve kesinlikle aklın sınırsız delilikle çoğaldığı tezine, bir kez daha saygı duymanızı sağlayacak bu gezi sonrası, deliliğini dayatan bu çılgın dahiye, her koşulda bir kez daha hayran olarak bakacaksınız, hayata.
Ve 2010'da İstanbul'un Avrupa kültür başkenti olmayı nasıl hak ettiğini bir kez daha anlayacaksınız. Darısı Lefkoşa'nın, Girne'nin, Mağusa'nın başına.
|