|
Aslında ne Hüseyin yakinen tanıdığımız Hüseyinlerden, ne de Saray Silihtardaki Cumhurbaşkanlığı Sarayı. Zaten bizim saray da şimdilik herhangi bir Hüseyin'i ağırlamaktan uzak.
Sadece ikinci adı Hüseyin olan, Barack Hussein Obama, Washington'da efsanevi Beyaz Saray'a doğru yürüyor.
Dünyanın gündemi şüphesiz Amerikan seçimleri.
Başkanlık süresi sadece iki dönemle kısıtlı olmasından ve Amerikan sisteminde iki büyük temel partinin varlığı dolayısı ile bir nevi nöbet şekline dönen seçimler, bu kez, Demokratlar mı, Cumhuriyetçiler mi sorusunu çoktan gündemden kaldırdı.
Afrika kökenli siyahi genç aday Obama'nın, önce kendi partisinde Hillary Clinton karşısında kazandığı zafer, sonra da rakibi, yaşlı McCain karşısındaki durdurulamaz yükselişi, seçimi hangi partinin kazanacağından öte, Obama'nın kazanıp kazanamayacağına odakladı.
Obama uzun süredir bu seçim sürecinin tek kahramanı olarak duruyor. Gerek basını iyi kullanması, gerek ise, karizmatik genç dinamizmi, ama belki de en fazla, ırkçı geleneği yüksek olan Amerika'da, dünya imparatorluğuna ilk kez bir siyahi adayın talip olmasından dolayı Obama, seçimi kaybetse de bu seçimin tartışmasız ana kahramanı olarak zaten tarihe geçecek.
Ben bir hafta kalan bu heyecanlı seçimi, kalbim Obama'dan yana çarparak, dikkatle izlemeye devam ediyorum. Çeşitli uzman ve yorumcular, seçimin galibini şimdiden, Obama olarak deklere etmiş durumda.
Ama ben bu süreci takip ederken, siyasi olgunluk ve gelişmişlik düzeyini de kıskançlıkla takip ediyorum. Mesela, seçimlerde partiler, sadece başkan adayları ve tezleri, ya da politikalarıyla değil, aynı zamanda, kadrolarıyla birlikte de yarışıyorlar. Önemli mevkilerde kimlerin olabileceği ve bu müstakbel mevki sahiplerinin duruşu, aynı zamanda, adayın gücünü de şekillendirebiliyor.
Basının önünde sınav veren adaylar, uzun bir seçim süreci boyunca kullandıkları bütün cümlelerin, birer birer hesabını veriyorlar. Her cümle, görünmez bir puan tablosunda, alt alta toplanarak sonucu belirliyor.
Peki ya bizde?
Şüphesiz, Amerika ile Kuzey Kıbrıs'ı kıyaslayabilecek bir durumdan bile fersah fersah uzağız. Ancak siyaset algılayış ve anlayışımız açısından da aradaki uçurumları hızla gözden geçirmekte fayda var.
Bizde nasıl yapılır siyaset?
Adaylar neye göre belirlenir ve kazanacak olanın en önemli hassasiyeti ne olur?
Bizde parti kurultaylarının bile mümkünse seçimsiz yapılması arzulanır. Çünkü siyasi anlayışımız, çok adaylı bir kurultayı demokratik bir süreç olarak değil, tek sesliliği "haince" bozma girişimi olarak algılamaya meyilli.
Parti içinden başlayan anti demokratik yapı, bütün ülke geneline yayılıyor bizde hala. Oysa, reform sözleri veriyoruz, sistemi değiştirmekten söz ediyoruz, hatta değişmediği için öfke bile besliyoruz da bizi ilgilendirmez deyip, partilerin kendi yapılarına bakmıyoruz. Çünkü en başta bu yapılar, özel birer ev olarak sokak için yeterince şeffaf değil. Seçim dönemi harcamalarından, iç dengelerin nasıl kurulduğuna kadar bilgiler, gazete köşelerinde, birer kulis ve dedikodu haberi muamelesinde paylaşılıyor.
Hâlâ parti başkanları, tek adamcılık rollerinden kurtulamamış, adaylar da akıbetleri de bu tek adamlılık zihniyetine teslim edilmiş durumda.
Gelişmiş dünyada siyaset, somut ve genel temeller üzerinden, bizde ise, soyut ve bireysel çıkarlar üzerinden şekilleniyor.
Bizde siyaset, geçmiş yıllara göre basına kaysa da hâlâ köy kahveleri ve meyhane masalarının önemli payı yerini koruyor. Uzun yıllardır kadının siyasette yeterince yer alamamasını çeşitli sebeplerle eleştiriyoruz, örneğin ve gelişmeyi, partilerin pozitif ayrımcılıkla, kontenjanlar yaratmasıyla sağlayabileceğimizi savunuyoruz.
Oysa Türk toplumunun "namus" simgesi konumunun en belirleyici rol kodu olan kadın, erkeklerle aynı meyhane masasında kaç kadeh rakı içebilir, belki bunu da sorgulamak gerekiyor?
Ya da seçmene bireysel temelli ne vaat edebilir, vaatlerini yerine getirebileceği güvencesini hangi güç enstrümanları ile garantileyebilir?
Meclise gelmiş kadınların çoğunluğuna bakıyoruz. Bu dönem, meclis başkanı dahil, meclisteki kadınların tamamı ve bugüne kadar gelmiş milletvekillerinin çok büyük bölümü de doktor.
Yani insanlarla birebir ilişki halinde olan, mutlaka birilerine faydası dokunan, hayatında pozitif etki yaratmış ve muhtemelen birçok kez bedava iyileştirmiş ve muhtemelen bedava iyileştirmeye devam edecek olan bir doktor.
Örneğin, bütün doktor milletvekilleri, seçim sonrası, sırf meslek aşkı için mi, devam ediyorlar mesleklerine?
Bu ülkede siyaseti iş olarak yapmak, profesyonel zemine taşımak hâlâ "iyi" bir şey değil. Seçim sonrası mesleğe devam etmek, belki de siyasetin sığlığından en onurlu bu şekilde kurtulabilmek anlamına geliyor!
Amerika'da Başkanlık sisteminde sadece başkan değil, başkanın kadroları ve politikaları da göz önündeyken, bizde parlamenter sistemde, parlamenterler, sırf taşıyıcı rolünde. Hükümete talip partilerin kabineleri yoktur ortada, seçim sürecinde, mesela. Çünkü kabine kurulurken, seçim süreci başta olmak üzere çeşitli zeminlerde farklı hesaplar biriktirilen emektarlar sırada beklemektedir. İcraatlar da genellikle parti üst yönetimi tarafından şekillendirileceği için zaten kabine listesine de hayati önem biçilmez.
Meclisteki milletvekili, partisinin yasalarına sahip çıkıp onaylamakla mükelleftir. Aksi disiplinsizliktir.
Sırf bu yüzden birçok değer, hesap kavgalarında bedava harcanıyor.
Toplumlar siyasetin şekli ve düzeyini, siyaset de karşılıklı olarak toplumların düzeyini şekillendirir. Gelecek yıl yeni bir seçim dönemine giriliyor. Çözüm olursa, çok daha farklı dinamikler ve hassasiyetler belirleyici olacaktır.
Ama çözümde de çözümsüzlükte de artık siyasette çıtayı biraz daha yükseltmenin zamanı geldi.
Bugünlerde parti kurultayları arka arkaya gündemde. Mesela partiler, gerekli düzenlemeleri yapsalar ve kurultay sonrası kendi içlerinde daha demokratik bir yapı yaratsalar.
Mesela, aday olmak ve seçilmek, parti başkanının, ya da etrafındaki birkaç gücün tekelinden çıkarılsa, parti başkanlarının mutlak diktatörlükleri törpülense, kontenjan hakları alınsa, ya da başkanlık süreleri kısıtlansa, önemli bir adım atılmış olabilir.
|