|
"Tavuri'yi bilmeyeniniz yoktur sanırım.
Hani o, 12 yaşından beri cezaevinin müdavimi olan, 44 yıllık ömrünün 28 yılını hapiste geçiren ünlü sima...
Mustafa Serttaş, nam-ı diğer Tavuri..
Halen cezaevinde ve her seferinde olduğu gibi tövbekâr.
Bir süre önce Sevgili Tolgay'a cezaevinden telefon etmiş ve bu kez tövbesine sadık kalacağını, artık kendini ailesine ve çocuklarına vereceğini söylemişti.
İki aya kadar cezaevinden çıkacak, gün sayıyor.
Tolgay'ın "Kıbrıs'ın Arsen Lüpen'i" olarak tanımladığı Tavuri kardeşimiz bu yazıyı okuyunca belki de "onlar benim elime su dökemez" diye gülüp geçecek ama eskilerin anlattıklarına göre, "meslekte" en az onun kadar beceriye sahip nice "meslektaşları" gelip geçti bu adadan.
Üstelik o zamanların Tavuri'leri kolayına yakayı ele vermezmiş, hiç hapse düşmezlermiş.
Polislere el -aman çektirirlermiş.
En ünlülerinin kim olduğunu sordum...
Tavuri gibi nam-ı diğer birini söylediler.
Durali!
Tam bir efsaneymiş adam.
Dillere destanmış adı!.
Rivayetlere göre, sonunda ne olduysa, nasıl bir suç işlemişse idam etmişler onu.
Ne var ki, aradan aylar, yıllar geçmesine karşın, ne zaman bir hırsızlık olsa, insanlar olayın faili olarak yine onu gösteriyormuş.
Ve polisler sinir oluyormuş...
"Yahu astık biz Durali'yi, yok artık o, başka bir isim söyleyin" diyormuş.
***
Cuma günü, zaman zaman yaptığım gibi eski dost Mustafa Çomunoğlu'nu ziyarete gittim.
Kısa bir süre önce eşini kaybetti, evinde yalnız yaşıyor.
Birkaç nostaljik yazımda Mustafa Bey'den söz etmiştim size.
Tanıdığım en usta terzilerden biridir.
12 yaşında başladığı mesleğini yıllarca sürdürdü.
Tanrı daha da sağlıklı ömür versin, bugün 81 yaşında ve meslekteki ustalığından hiç bir şey yitirmemiş.
Sözü Durali'ye, o zamanların ünlü hırsızlarına getirecektim ama, "Rüyamda bile terzilik yapıyorum" deyince onu dinlemeden edemedim.
Geçenlerde rüyasında, Abahor'da terzilik yaparken görmüş kendini...
Dizlikli Mehmet Hacıahmetoğlu gelmiş ve bir pantolon diktirmek istemiş.
Hemen almış eline "metroyu" ve dizliğin üzerinden pantolon ölçüsü almış.
Eniştesi, bakkal İbrahim Çolakoğlu gibi, başlı başına bir tarih, belleği geçmişin sayısız anılarıyla dolu ve anlatmaktan keyif alıyor.
Bıraksam, sadece terzilik üzerine bir kitaplık laf edecek.
-Hayırdır inşallah, dedim ve hemen esas konumuza geçtik..
Çocukluğundan beri hep duyarmış Durali'nin adını, dilden dile dolaşırmış maceraları.
Durali'nin adının da geçtiği ilginç bir hikaye anlatıyor Mustafa Bey...
***
-Bir zamanlar, eniştemin babası Hüseyin Ağa evinde bir fıçıya zeytin tuzladı, kapağını da iyice çaktı. Birkaç gün sonra bir de ne görsün fıçı parçalandı, içindeki zeytinler de yok oldu. Hırsız, çivilenmiş kapağı açamadığından fıçının etrafını çevreleyen demir çemberleri söktü. Polise haber verdiler; olayın tahkikatını yapmak için o zamanlar Değirmenlik'te görevli Ali Raci Çavuş geldi. Tahkikat sonunda zeytinleri eniştemin, kardeşinin 10 yaşlarındaki oğlu Mehmet'in çaldığı ortaya çıktı. Ali Raci Efendi, çocuğu kahveden alıp, nasıl çaldığını göstermesi için vaka mahalline götürürken, arkalarından yürüyen annesi "Neler geldi başımıza, artık bunun adı Durali'ye çıkacak" diye söyleniyordu.
Mustafa Bey'in anlattığına göre, o olaydan sonra Mehmet'in adı Durali'ye çıkmadı ama başka hünerleri ortaya çıktı.
Mustafa Bey'in babası Mehmet Salih Çomun Efendi'nin, bir odasını bakkaliyeye dönüştürdüğü evine de giriyor ve günlük ciroyu götürüyormuş meğer. Kendisine bir de maşa bulmuş Mehmet. Komşu çocuğu Osman'ı alet edermiş bu işlerine.
Çomunoğlu dostum, babasının bakkaliyesindeki hırsızlık olaylarının nasıl ortaya çıktığını şöyle anlattı:
-Babam evdekilere sık sık, "hırsızlara karşı çok dikkatli olun" diye tembih ederdi. Hemen her gün çekmecedeki parayı kontrol eder ve abama 'Bugün ne sattınız' diye sorardı. Ve çoğu günler, çekmecedeki paranın satılan malları karşılamadığı ortaya çıkardı. Bir gün babam bir baktı, çekmecede sadece birkaç şilin var. Abama neler sattığını sordu, abam da sadece bir kadının bile borcuna mukabil altı şilin ödediğini söyledi. Birilerinin eve girdiği arttık iyice belli olmuştu. Yine Ali Raci Efendi'yi çağırdılar, geldi. Ali Raci Efendi, babama daha çok hangi çocukların gelip yemiş aldıklarını sordu. Babam da "Mehmet'le Osman" dedi. Ve Ali Raci Efendi meseleyi hemen çözdü. Paraları
Mehmet götürüyordu. İtiraf ettirdi Mehmet'e ve bir torbacığın içinde sakladığı paraları getirdi teslim etti çocuk. Mehmet'le maşası Osman'ın yanında Mehmet'in babasını da eve çağırmıştı Ali Raci Efendi. Mehmet'in babasına, "şimdi seni 3 ay hapse sokacağım, hadi gidelim" dedi. "Peki neden, ne yaptım?".... "Bu çocuğu okutmadın, başıboş bıraktın da ondan." Babam baktı; Ali Raci Efendi, Mehmet'in babasını götürmekte kararlı. Davasından vazgeçtiğini, şikayeti olmadığını söyledi. Bunun üzerine Ali Raci Efendi babama öyle bir kızdı, elindeki kalemi öyle bir savurdu ki, kalem iki parça oldu.
***
Mustafa Bey de doğruladı...
O zamanlar fakirlik vardı ve hırsızlar daha çok hayvan çalardı...
Bana ünlü bir hırsızın, Eksomedoş'ta (Düzova) kalan Kıbrıslı Rum Hırsız Kosti'nin çok ilginç bir hikayesini, "meslekteki" akla gelmeyecek becerilerini de anlattı ama, fazla uzatmamak için ben hemen, o zamanların Durali'den sonra en ünlü Tavuri'lerinden Durmuş Ali'ye getirmek istiyorum sözü.
Kosti için sadece, eşeğine binili köyleri gezerken, evlerin duvarları üzerinde dolaşan oğlacıkları toplayıp götürdüğünü, çaldığı paraları da yere gömdüğü bir küpün içinde sakladığını ve kimsenin orada bir gömü olduğunu anlayamaması için üzerine taştan bir ocak kurduğunu söylemekle yetinelim. Ve tabii ki, sonunda Ali Raci Efendi'ye yakalandığını. Böyle hünerleri yutar mıydı hiç Ali Raci Efendi... Bir gün vermiş küreği Kosti'nin eline,
"Söndür ateşi, dağıt ocağı ve kaz orasını" demiş. Kosti söyleneni yapmış ve toprağın altından küp çıkmış. Küpün içinde, Kosti'nin son olarak çaldığı bir oğlağın derisi de varmış. Kosti'nin bir hüneri de, geceleri bir yerlerden bir şeyler götürmüşse evine geldiğinde gözlerine hemen sarımsak sürmesiymiş. Böylelikle, eve gelen polisler gözler
inin kızarmış olduğuna bakarak, "Benim bir şeyden haberim yok, yatağımda uyuyordum" numarasını yutarmış.
Şimdi gelelim Durmuş Ali'ye...
***
Durmuş Ali'yi, geçen hafta sonu, Mağusa'daki karavan komşum Mehmet Bey anlattı bana.
Hani size "Beşikte başlayan bir aşkın öyküsü" diye, eşi Nermin Hanım'la yaşam hikayesini anlatmıştım.
Mustafa Çomunoğlu'yla Durali'yi konuşurken aklıma Mehmet Bey'in anlattığı Durmuş Ali gelmişti.
Acaba Durali'yle Durmuş Ali aynı kişi mi diye düşünmeden edemedim.
Malum ya, Durali ile Durmuş Ali isimleri arasında benzerlik var. Sanki Durali, Durmuş Ali'nin kısaltılmışı.
Mustafa Bey "Belki de" dedi.
Ama Mehmet Bey'e telefon açtım, Durmuş Ali'nin başkası olduğunu söyledi. Durali'yi o da tanımamış, dedelerinden duyarmış adını.
***
Mehmet Bey'in anlattığına göre, Durali kadar olmasa da Durmuş Ali'nin de "meslekte" eline su döken yoktu.
Nerde bir hırsızlık olsa, bir zamanlar altından Durali çıktığı gibi Durmuş Ali çıkarmış.
Ve hiç yakayı ele vermezmiş. Polisler onun çaldığını çok iyi bildiği halde, suçüstü yakalayamadıklarından, kanıt bulamadıklarından her defasında ellerinden kurtulurmuş.
-Onunla ilgili unutamadığın birkaç anın var mı? diye sorduğumda hemen anlatıverdi:
Hamitmandrez'de (Hamitköy) yaşarmış Durmuş Ali. Tabii o zamanlar köy mandıralardan geçilmezdi.
Bir gün kahvede, Durmuş Ali'ye, Kızılbaş'ta kalan bir Ermeni'nin güzel bir besli (besili, semizleşmiş kuzu) aldığını, evinde beslediğini söylemişler. Durmuş Ali'nin çok sürmeden hayvanı götüreceğini bildiklerinden Ermeni'ye de gidip, "Dikkat et, Durmuş Ali senin kuzuya göz dikti." demişler. Maksat, Durmuş Aliy'le eğlenmek, bir kez olsun onun yakalandığına tanık olmak!
Ermeni, "Kolaysa gelsin de görelim" demiş ve av tüfeğini göstermiş.
Yaz aylarıymış... Aynı günün gecesi geç saatlerde Durmuş Ali dayanmış Ermeni'nin kapısına. Bir bakmış Ermeni evinin bahçesinde bir kerevetin üzerinde uyuyor; besli de yanında, ipini eline bağlamış. Durmuş Ali, bir tüy sessizliğinde yaklaşmış yanına, horluyor. Ermeninin eline bağlı hayvanın ipini kestiği gibi alıp götürmüş.
Durmuş Ali gittikten sonra bir ara uyanan Ermeni bir de ne görsün; besli gitmiş, bileğinde bağlı sadece bir ip parçası kalmış. Hemen polise gitmiş tabii ve polisler "Bu, Durmuş Ali'nin işidir" demişler ve düşmüşler peşine... Zaten hemen her gece, Durmuş Ali'yi bir yerlerde yakalayabilmek için devrideymişler.
Bundan sonrasını Mehmet Bey'in ağzından dinleyelim:
-Durmuş Ali köye vardığında arkasından polislerin geldiğini fark etti ve besliyi salıverdi. Hayvan köyün tepelerine doğru yol aldı. Ama Durmuş Ali, ne tarafa gittiğini gördü. Sonra koşarak evine girdi, soyundu ve yattı. Biraz sonra
polisler kapısını kıracak gibi çalmaya başladı. Karısı kalktı, açtı kapıyı ve polislere bağırdı. "Yahu hiç rahatlık yok mu be elinizden... Gecenin gece yarısı ne isterseniz gene". Polisler "kocan nerde" diye sorunca ve o da "nerde olacak, yatağında uyuyor" deyince "Çağır gelsin" dediler. Kadın çağırdı, Durmuş Ali de geldi kapıya ve o da "derin uykusundan uyandırıldığı" için polislere bağırıp çağırdıktan sonra çekip gittiler. Polisler gittikten sonra Durmuş Ali, tabii gitti buldu hayvanı ve getirdi eve. Herhalde kesti.
Mehmet Bey, Durmuş Ali'nin bir defasında da, kahveden birisinin masanın üzerine bıraktığı şapkasını çaktırmadan yürüttüğünü ve babasının ağılından bir koyun çaldıktan sonra şapkayı bilerek orada bıraktığını anlattı. Ama polisler ağılda inceleme yaparken şapkayı bulduklarında, babası şapkanın kime ait olduğunu hemen anlamış ve polislere "Şapkanın sahibini iyi tanıyorum... Sakın adamı suçlamayın... O hırsızlık yapacak birisi değil. Bu Durmuş Ali'nin işidir" demiş. Nitekim anlaşılmış mesele ama Durmuş Ali, her zaman olduğu gibi yine inkâr ettiği için yakayı kurtarmış.
***
Kim bilir Durali, Durmuş Ali, Kosti ve diğerleri gibi bir zamanların Kıbrıs'ın Arsen Lüpen"lerinin daha ne hikayeleri var...
Ve günümüzde yaşamış olsalardı, kim bilir Tavuri'ye galebe çalabilmek için ne hünerler sergilerlerdi.
Umut ve temennimiz; Tavuri'nin bir an önce cezaevinden çıkması, tövbesine sadık kalarak yepyeni bir yaşam
felsefesiyle kendisini ailesine, çocuklarına adaması ve mutlu bir yaşam sürdürmeleridir.
***
TATİLE ÇIKIYORUM
Bugün size, her pazar olduğu gibi 'bugünlük de bu kadar' diyeceğim ama 'haftaya bir başka nostaljik yolculukta yeniden birlikte olmak dileğiyle' diye yazamayacağım. Çünkü birkaç haftalığına tatile çıkıyorum. Biraz dinleneyim dedim.
Ne olacak, bir çırpıda geçip gider günler... Su gibi akıp gider ömür.
Tatil sonrası buluşmak üzere esen kalın, sevgiyle kalın.
|