|
Bu köşenin okurları bilecek...
Kıbrıs sorununa ilişkin yazılarımda sıklıkla ve özellikle bir noktaya işaret ederim...
Derim ki; sorunun çözümsüzlüğünün tek nedeni, Rum yönetiminin, BM Güvenlik Konseyi'nin 4 Mart 1964 tarih ve 186 sayılı kararıyla "Kıbrıs Cumhuriyeti" ve adanın tek yasal devleti olarak tanınmasıdır.
Rum yönetimi bu unvanı elinde bulundurduğu sürece çözüm olmaz.
Adanın birleşmesine dünden razı olmalarına karşın, hangi ad altında olursa olsun yönetimi, bizim anladığımız bir çözüm şekliyle paylaşmaları onlar için kesinlikle taviz veremeyecekleri "olmaz"lardan biri; bizim içinse hiç gerçekleşemeyecek bir hayaldir...
Bunu hala anlayamıyoruz.
1960'ta kurulan ortaklık cumhuriyetinin bizi ortaklıktan dışlamalarıyla bozulması, yönetimde yüzde 30'luk hakkımıza bile tahammül edemeyişlerinin sonucu değil mi?
Rum yönetimi bugün, bizim gibi, Türkiye dışında (onlar için de Yunanistan dışında) dünyanın hiç bir ülkesi tarafından tanınmamış bir devlete sahip olsaydı sorunun çözümsüzlüğü neredeyse yarım asrı bulur muydu?
Cumhurbaşkanı Talat'la Rum yönetimi başkanı Hristofyas arasında sürdürülen sözde kapsamlı müzakereler,
Rum tarafının bizi, istediği çözüm şekline razı olup olmayacağımızı sınamasından başka bir şey değildir.
BM yetkililerinin ve öteki bazı diplomatların görüşmeler için "iyi gidiyorlar, desteliyoruz, umutluyuz, cesaretlendik"
gibi söylemleri gerçeklere bilerek göz yummaktan başka bir şey değildir. Ortada zayıf da olsa bir umut ışığı yoktur.
Aksine, bunca zamandır bu konuda savunduğum görüşleri doğrulayan çarpıcı gelişmeler oluyor.
***
Bakın; Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Hasan Erçakıca'nın, "2009 yazına kadar Kıbrıs sorunundaki müzakerelerin bir çözüme doğru yönelmemesi durumunda Kıbrıslı Türklerin izolasyonların kaldırılması ve KKTC'nin yükseltilmesi yönünde hareketlerde bulunulacağı" açıklamasına, Yunanistan Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Yorgos Kamuçakos'tan nasıl bir yanıt geldi:
"Kıbrıs'ta tek tanınmış devlet ve tek tanınmış hükümet var. Bu, Kıbrıs Türk tarafının niyetini ortaya koyan bir açıklamaysa; Kıbrıs'ta gerçekten de yürürlükte bulunan BM Güvenlik Konseyi kararlarına aykırı bir hareket olduğundan başka yapacak bir yorumum yoktur."
Yazımın girişinde ne demek istediğimi sanırım şimdi daha iyi anladınız. Ellerinde bu güçlü ve etkili silah (BM Güvenlik Konseyi kararları) bulunduğu sürece, hangi çözümden, hangi anlaşmadan, hangi olası girişimlerimizden söz ediyoruz.
***
Günümüzden biraz geriye gidelim...
6 Haziran 2008'de Rum yönetimi lideri Dimitris Hristofyas, Londra'da İngiltere Başbakanı Gordon Brown ile, "ikili ilişkilerin geliştirilmesine ve tarafların Avrupa konularında işbirliği yapmalarına" da atıfta bulunulan bir memorandum imzaladı.
Sert tepki gösterdik...
Cumhurbaşkanlığı sözcüsü Erçakıca, memorandumun, Kıbrıs'taki gerçekleri yansıtmadığını, Kıbrıs sorununa kapsamlı bir çözüm bulma çabalarını olumsuz yönde etkileyecek yaklaşımlara yer verdiğini belirterek, bunun kabul edilemez olduğunu söyledi.
Hani ne oldu?
Kim çıkıp da bizi, adam yerine koyup bir şey söyledi?
Sonra da, aynı İngiltere'nin Avrupa'dan sorumlu devlet bakanı Caroline Flint'in "iki liderden çok etkilendim" söyleminden medet umuyoruz.
***
Alın işte...
İngiltere'yle imzaladıkları memorandumun ardından, Güvenlik Konseyi'nin bir diğer daimi üyesi Rusya'yla da siyasi bir manifesto imzaladılar.
Hristofyas, bu anlaşmayla Talat'la pazarlık yaptığı noktaları Rusya'ya dikte ettirdi.
Rum tarafı açısından olumlu unsurlar içeren manifestoyla, Kıbrıs'ta BM Güvenlik Konseyi'nin ilgili kararları, 1977-79 Doruk Anlaşmaları temelinde, adil ve yaşayabilir bir çözüm bulunmasının gerekliliği vurgulanmış.
Adamlar tanınmış bir devlet!... Üstelik AB üyesi. Devletler arasında işbirliği yapılmasından, çeşitli anlaşmalar imzalanmasından daha doğal ne olabilir?
Hadi şimdi kalkın da Hristifyas'tan, İngiltere'den ya da Rusya'dan "nedir bu yaptığınız" diye hesap sorun.
Özet:
Dostlar alışverişte görsün...
Bilmem kaçıncı kez "son fırsat" olarak görülen ve büyük umutlar bağlanan bu müzakere sürecinden de bir şey çıkacağı yok.
İş ola görüşüyorlar işte...
Maksat, 'iş yapıyorlar' densin.
|