Avcılar olarak koşup onu kurtaracağımıza, ancak da birbirimizi yiyoruz ve önümüze çıkan herkese saldırıyoruz... "Bu kararı unutmayacak"mışız... Siyasileri tehdit ediyoruz; "size oy vermeyiz ha!" Federasyonun önceki başkanı iyiymiş de şimdiki kötüymüş... Çevreciler bir şey yapmamış da biz çok şey yapmışız... Doğa için birer canavar olan karga ve fareleri "av hayvanlarını yok edenler sıralaması"na almayan sayın profesör, "avcılık son sırada" demiş... Yok av çokmuş da hava sıcak olduğu için köpekler bulamıyormuş...
Kendimizi bunlarla avutuyoruz ve yarım adım önümüzdeki felaketi hala daha göremiyoruz. Bizler tamamen masum ve haklı, hatta mağdur... Suçlu hep başkaları... Avımızı elimizden alıyorlar...
Kendim dahil tüm avcıların, bugün dahi olsa, vicdanlarıyla baş başa kalıp sağlam bir özeleştiri yapmaları gerekiyor... Sözlerim tabi ki tüm avcılara yönelik değil; ama önümüze çıkan ikinci, üçüncü, beşinci tavşana ateş etmedik mi? Ettik de, vurduk da; öğündük de... Onuncu, yirminci kekliğe de ateş etmedik mi zamanında? Ettik... Arabayla kovalayıp keklikleri çatlatmadık mı? Arabadakilerin hangisi "Durun be arkadaşlar, ayıptır yaptığımız" dedi. Yabancılar bir yana, aynı banyadaki arkadaşlar, yeğenler bile birbirleriyle "ben vurdum" kavgasına tutuşmadı mı? Arabadan gördüğümüz kekliklerin peşine, hem de birbirimizle yarışarak, düşmedik mi? Televizyondaki canlı yayında, "Evet, bakanlar kurulunun açmadığı bölgede avlandım" diyen federasyon başkanımız olmadı mı? Bu başkan federasyondaki 50 kişilik toplantıda, "Ben limite karşıyım. Akşama kadar avlanan ve önüne çıkan her hayvanı vuran avcıyı alnından öperim" demedi mi? Ağaçları ve tabelaları uzaylılar mı vurdu? Bolibif tenekelerini, naylon poşetleri, pet şişeleri doğada, yiyip-içip de Çinliler mi bıraktı? Mandıralardaki güvercinleri kimler katliamdan geçirdi? Beğenmediği köpeğini kimler vurdu, kimler bırakıp kaçtı? Karga ve fare mücadelesi diye başlayıp da işi "Üveyik Avı'nın intikamına" ve "guguk kuşu katliamına" döndürmedik mi? Ki kargayla en etkili mücadeleyi bu guguk kuşları (cissa) yapar...
Tutturduk bir kümeslerde et bullisi gibi keklik üretmeyi ve yumurta tavuğu gibi de sulamayı, gidiyoruz... Sanıyoruz ki doğaya iyilik ediyoruz, sürdürülebilir avcılık böyle yapılır... Bu çalışmalar iyi niyetle başlamıştı ve maddi-manevi ben de çok emek harcadım. Ama sonradan gördüm ki; sürdürülebilir avcılık, doğanın yabanıllığına keyfi müdahale değilmiş. Sürdürülebilir avcılık, av hayvanlarının doğanın yabanıl koşullarında ve avlanabilecek sayıda üreyebilmeleri halinde yapılabilirmiş. Kümeslerden doğaya hastalık taşıyarak, zavallı keklikleri doğada ölüme terk ederek değil... Şöyle ürettik, böyle suladık diye attık tuttuk. E, sonuç? Avcılık kültürümüz, dipsiz karanlık kuyunun, kenarında...
Doğanın ve av hayvanlarının durumu öylesine kötüdür ki; tepkilerden oldukça çekinen hükümet bile, keklik ve turacı listeden çıkarmak zorunda kaldı. Ki durumu önceden "maalesef" biliyordu... Avcılığın hiçbir sorununa karşı pankart açmadık ama; "Bu kararınızı unutmayacağız" diye çembere dizildik... "Ya bırakırsınız keklik ve turacın kökünü kurutalım, ya da size oy vermeyiz ha!" Avcılığın temel kuralı olan centilmenlik ve sportmenliğe ne kadar uygun bir hareket! Avcılığın geleceği için ne kadar ileri görüşlü, ne kadar umut ve gurur verici bir tavır!
Sıra geldi önerilerime: tamam üretelim ve sulayalım. Ama literatüre "Kıbrıs usulü keklik üretimi" diye yazdıracak bir yöntem bulalım. Örneğin, sevgili Orhan Dayı'mızın yöntemini deneyebiliriz. Sulama işini de tavuk sular gibi değil, pınarları canlandırma ve derelerin uygun noktalarında gölekler oluşturarak yapalım. Biz bir kere düzenlemeyi yaptıktan sonra artık doğa onu idame ettirsin. Doğaya mümkün olan en az düzeyde müdahale edelim. Karga, fare ve kaçak av mücadelesini doğru-dürüst yapalım. Av haritası yeniden düzenlensin; tüm bölgeler ava açılsın ve homojen dağılmış küçük koruma bölgeleri oluşturalım. Çok vuran değil, centilmen ve sportmence av yapan "iyi avcı" olsun. Doğayı korumayı, zararlılarla ve kaçak avla mücadeleyi de avcılığa dahil edelim. Örgütlenelim ve hayatı bir avcı gibi yaşayalım; yani centilmence ve sportmence. Av, bir şekilde her gün hayatımızda olsun; sadece av günleri değil... Daha başka öneriler de sıralayabilirim; ama boşuna olur. Önce yukarda belirttiklerimden başlayalım; eğer babalarımızdan, ağabeylerimizden, dedelerimizden öğrendiğimiz geleneksel avcılık kültürümüzün yaşamasını istiyorsak... Ya da, 1-2 sene sonra özel av çiftliklerinde "et bullisi" öldürmek için şimdiden para biriktirmeye başlayalım... Köpek de beslemeyelim; oralarda profesyonel köpekler de olacak...
Hükümeti ben de protesto ediyorum; ama keklik ve turacı av listesinden çıkardığı için değil... Bunu ilk günden, durumu bildiği halde "maalesef" yapmadığı için...
İfade ve dilbilgisi hatalarıyla dolu, agresif ve centilmenlik dışı gazete ilanlarıyla, sayın başbakan ve sayın bakanlara "sen" diye hitap etmekle sürdürülebilir avcılık mümkün değildir. Tamam; hükümeti korkuttuk, kararından döndürdük. Keklik ve turaç av listesine alındı... Ne olacak? Kalan damızlıkları da yok edeceğiz. E, seneye? Beş haftada sadece iki fişek attım. Tabi ki kekliğe turaca değil; bir tavşan ve bir fassaya... 22 yıldır ava gidiyorum, böyle bir felaket görmedim. Bence, keklik ve turaç seneye de avlanmasın. Ve hep birlikte dua edelim; bu kış ve gelecek kış yağmur yağsın diye... Bu kuraklık felaketine dayanmış keklik ve turaçlar gelecek yılın değil, önümüzdeki birkaç yılın damızlıklarının da damızlıklarıdır... Ayrıca, keklik ve turaç yok, da tavşan var mıdır? Hadi, "tavşan kuraklığa daha iyi direnebiliyor" diyelim...
Ülkemizi çöplüğe çevirdik; kimse sorumluluk almıyor. Bu toplumsal utançla yaşamaya alıştık. Topu hentbolcular gibi birbirimize atıyoruz. Oh ne kolay! Av hayvanlarımızı bitirdik, çözümü sayın başbakana "sen" diye hitap etmekte arıyoruz. Bu durumdan avcıların hiç mi suçu yok? Herkes sessizce vicdanına bir hesap versin bakalım... Sayın profesör demiş ki; "avcılık son sıradadır..." Tamam, bilime saygım var, ama örneğin karga ve fare zararlıları sıralamaya alınmadı. Ki bu hayvanlar bizim ülkemizde baş belasıdırlar. Ayrıca, yaptığımız avcılık sayın profesörün avcılık anlayışına ne kadar uygundur. Gelip bizleri görmedi sanırım; ne eğitim, ne denetim, ne centilmenlik, ne sportmenlik, ne güvenlik tedbiri, ne de çevreye saygı... Ayrıca, "en iyi avcı" en çok vuran avcı... Bu toplum, en büyük acılarının birçoğunu av diye yaşadı. Daha birkaç gün önce 23 yaşındaki pırlanta gibi gencimizi kaybettik. Bu gencimize kim kıydı? En iyi arkadaşı mı? Yoksa bu ülkedeki avcılık anlayışı mı? Kimsenin vicdanı sızlamıyor mu?
En küçük bir tedbire dahi tahammülümüz yok; "Avımıza dokunmayın..." Böyle geldi böyle gitsin... Tamam, böyle geldi ve böyle gitti; işte, dipsiz karanlık kuyunun başında sallanıyor... Düştü, düşecek... Herkes geleneksel avcılık kültürümüzün cenaze törenine ve yeni nesil avcılığa hazırlık yapsın... Yok yok: sadece yeni nesil avcılığa hazırlık yapalım. Yani özel av çiftliklerinde parayla "et bullisi" öldürmeye... Geleneksel avcılık kültürümüzü öldürdük. Cenazesini de, gazete ilanlarıyla kaldırıyoruz...
Neremiz doğru kaldı ki avcılığımız da kalsın... Bütün toplumsal değerlerimizi bir bir yitirdik... Üstelik birbirimizin kalbini kırarak, birbirimizi yiyip bitirerek... Yazık!.. |