'Yangın olurdu ve biz yangına giderdik
ovalarda keklik gibi sekerdik'
Hop hop hoplarken
Hortumları tutardık
Zıp zıp kebap yer
İtfaiye çağırırdık
Göz süzüp gerdan kırıp
Közde özü yakardık
Yaşam kovuklarında
Nice ceviz kırardık
'Yangın olurdu
Ve biz yangına giderdik'
Pide aralarına pek çok yaşam dizerdik
Ülke elden giderken
Biz çok maraz ederdik
Şeftaliyle, köfteyle
Birer kadeh çekerdik
Summaklı soğanlarla
Gözyaşları dökerdik
Yangın olurdu
Ve biz yangını yazardık
Kendimizi suçlardan bir güzel ayıklardık
Aval aval bakardık duman aralığından
Klimalı evlerde uykulara yatardık
Takmazdık geleceği
Suyu, dağı, böceği
Akılkoymaz, uslanmaz
Kebapçı alıklardık...
Bedia Balses
Alevler içinde yanan
Bir sigaradır öfke
Dilsiz bir kin
Susar duvarlarla.
Her yanda
Kahredici bir ağırlık
Çıldırtan gölgeler
Danseder duvarlarda
Ve upuzun
Ölü bir itilmişlik
Sabahı bekler
Kırık bir sandalyeye tüneyip.
Sevgi,
Demir kafesler içinde
Yaralı bir kuş.
Pis örümcek ağları
Sarar her yanı
Kör karanlık bir sevgisizlik.
Öfke sabahı bekler
Kırık bir sandalyede tüneyip
Tamer Öncül
(Şiirdir Dünya )
Sır
Bin yüzlü bir misafirdi ruh
Tersine dönerdi ömrün sayacı
İndiğim her sokakta bir can
Eksilirdi canımdan kaybolan
Parçalarımı kurtlar kuşlar
Toplardı
Melekler kitabının en gizli odasında saklanırdı
Yağmur fosilli gölgem
Gecenin sayfalarına yasak iç çekişlerini
Çizerdi mehtabın
İğdelerin akşamcıl
Kokusu çırpınırdı kaçak
Ilahilerinde
Rüzgar atından inince
Uçuşurdu geçmişinin
Kan rengi saçları
Yüzün bir camdı senin
Geçen bir sır tabakası
Aynalar gibi bakardın
Dokunamazdım sesine
Yüzüm yüzünden akarak
Sevişirdim kendimle
Zeki Ali
(Rüzgar Kasideleri, 1994)
Kirli Ağustos
O da var olanın ağır ağır yokluğu
Şurda bir gündüz kımıldamakta
Dağılmanın beyaz organı: tuz birikintileri
Gibi bir gündüz
Kalın kabuklarını kaldırır doğa.
Düşer bir balıkçının tersi olan şey
Kirli ağustos! beni oradan oraya götüren eşya
Aklımda üç beş otel ya kalır
Ya kalmaz üç beş otel aklımda
O da değil bir otelin kendisi
Yalnızlığın kahverengi organı: düş birikintisi
Bir de kahverengi alevlerden yapılma.
Başka değil, yokluğu görmek için
Kirli ağustos! göz kapaklarımı da yaktım sonunda.
Edip Cansever
Başucu Kitaplarından
''Günümüzde aşk ve iradeye dair en çarpıcı nokta, geçmişte yaşamın çıkmazlarına bir çözüm olarak görülmelerine karşın, bu kavramların şimdi bizzat sorun haline gelmiş olmalarıdır. Geçmişte kendimizi yönlendirdiğimiz eski mitler ve simgeler yok artık; kaygı kol gezmekte ve biz, birbirimize sıkıca sarılıp, hissettiklerimizin aşk olduğuna kendimizi ikna etmeye çalışıyoruz. İrademizi kullanmıyoruz çünkü bir şeyi veya kişiyi seçersek diğerini kaybedeceğimizden korkuyoruz ve kendimizi şansımızı denemeyecek kadar güvensiz hissediyoruz. Birey içe dönmeye zorlanmaktadır; kimlik sorununun yeni bir biçimine saplanıp kalmıştır: Kim-olduğumu-bilsem-bile-bir-önemi-yok.
Aşk ve İrade ( Rollo May, Okuyanus Yayınları)
Zamana Asılı Satırlar
Ben bir adayı yazarken ayaklarımın altında ada olurdu; dağ yazarken dağ vardı; elleri yazarken ellerim karşımdakinin elleriyle dolardı, sıcaklardı. Bugün bile biraz öyledir. Ben şiire inanırım. Şiirde yalan söylemediğime isterim ki okuyucularım da inansınlar. Kısaca, ben yazdıklarımın bir parçasıyım. Yazdıkça, her şiirin birazı gitmişse de benden birazı kalmıştır. Bir de şu var: Şiir bende mayalanıyor. Maya gibi oluyor. Sözcükler beynimde çiftleşiyor sanki. Bir bakıyorum iç içe çoğalıvermişler. Yazmasam belki bin kişi olacaklar; yazarak azaltıyorum onları. Yolculuk gibi bir şey biraz da: Yola çıkarıyorum onları ve onlar bir yerde, inecekleri durağa geldiklerinde iniyorlar. Ki asıl demek istediklerim bunlar değil, bunlara benzer sözcükleri siz düşününüz, siz bulunuz. Sözcükler, belki, konuşurken de, yazarken de birer 'tay'... Taylara benziyor hepsi; onları ilkin ıslıklarımla çağırıyorum, geliyorlar, gidiyorlar, siz buna konuşma diyorsunuz!
Fazıl Hüsnü Dağlarca
|