Önce şarkılardan, sonra barıştan, hayır önce aşktan, sonra çocuktan, hayır önce insandan sonra kendinden özür dileyerek söyle şarkını..
Şarkılara yer var mı yaşamında? Şarkılara, hani o korkuların ödünü koparan, buram buram kekik kokanlara…
Hani o her seferinde yeniden dirilerek, TOP 10’lar, top 100’lerle şişirilmeyen, eskimeyen sevdaların tanıklarına…
Gecetütenlerin, yaseminlerin tütsülediği sokaklarda gezerken örneğin, şarkılara, şarkılara yer var mı yaşamında. O halde durma Akdenizin en deli dalgasına söyle şarkını. Azgın dalgalarıyla boğuşan, deliren maviliğin baştan çıkaran tavrıyla, ovalarda hışırdayan hasıllara, baharda yemiş veren alçacığa, mersinin o iç burkan tadına, saksıdaki hanımeline, bahçedeki cemilenin gizlediklerine söyle… Beşparmaklar’da yanan ağaçların isine, ufalanan kireçlere, Karpaz’ın o dingin ruhuna söyle… Söyle, insan olmaktan yorulduğun bir anda, dünler Kaf Dağı’nın ardında sırıtırken ‘kollarım sana yastık, saçlarım yorgan’ diyen bir şarkı söyle.. Eflatun renkli bir Akdeniz gecesinde soluk soluğa sevişirken örneğin, perdelerin gizlediği anların sesini saklı tutarak, unutarak, hatırlayarak, küserek, barışarak söyle…
Defnenin, turunç çiceğinin, narın iksirinden içerek, savaşın, yokluğun, bolluğun inadına söyle…
Ezbere yaşam bunaltılarında, anlamsız cümle kurgularında, ‘copy-paste’ yaşam oyunlarına karşı söyle şarkını. Bozuk gonklu bir zaman terazisinde, Afrodit’in, Adoniss’in ve tanrıların adına, çıplaklığın, gizemin, terin ve nefesin gerçekliğine, Kıbrıs’ın en fahişe gecesine inat söyle.. Köpüklere gizlenen mavi notayı duyumsayarak, usanmadan, yorulmadan, bunalmadan; ve hatta yorularak, bunalarak, delirerek ve yenile-rek de olsa söyle…
Trodos’un, Baf”ın, Mağusa’nın, zeytinin, ‘harnıb’ın hatırına, sabah içilen kahvenin vazgeçilmez tadına, ister avaz avaza, ister suskuda, çoğul bir yalnızlık, ya da o anlamsız kalabalığın önünde söyle şarkını…
Mesela ‘güllerin içinden’ geçerek, ‘beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın’ diyen ölümsüz bestelerin notasıyla, ya da ‘Al Yemeni Mor Yemeni/ Yemenisi Sarı’ diyerek 30 yıl önce yitirdiğin sevgilinle ver selamını. Benim, onun değil, kendi şarkınla, bırak sabah rüzgarı tarasın saçlarını. Kör karanlığın şehvetli dudakları öperken varlığını ve ıslak bir nefes dolaşırken sabahını söyle şarkını. Sisler içinden gelirken ‘vuslatı muhtemel olmayan’, şarkılar hoş gelsin sefalar getirsin yaşamına. Ruhunu çağırırırken saklı kuytulardan ve adının izlerini silerken ucuz, paslı masalardan, içinde taşıdığın meleklerle dansederek, söyle şarkını. Ya da, şeytan dürtsün şarkılarını günün en mantıklı ve ciddi saatinde…
Tükenmişliğin gözlerinin içine bakarak, belki Alagadi’de belki adı-şanı belli olmayan herhangi köhne bir yerde, yol kenarındaki taşları sayarak söyle. İçindeki taşlar yerinden oynarken, yanıl ve bağlan, kıpırdan, kımıldan ve uykusuz kal.. Yani hisset, yaşa…
Ruhunun en küçük boşluğuna kadar doldur şarkını. Yokluklarının bestelerini çağır, gelsinler. Seni, beni, bizi hesaba çeksinler. Aşksız ve şarkısız nasıl yaşadığımızı görsünler. Ve önce şarkılardan, sonra barıştan, hayır önce aşktan, sonra çocuktan, hayır önce insandan sonra kendinden özür dileyerek söyle şarkını.. Pes etmemek, bitmemek, yitmemek için korkularının en karanlık noktasında, meltemle esen bir sevdaya söyle şarkını. Söyle, tarçın kokan bir sevgilinin gerçek olma ihtimaliyle, sözlere, şarkılara can veren ‘aşk’ın o ölümsüz gerçeğine, söyle şarkını…
Elinde sonsuz yaşamı tutan birinin boşluğundan daha büyük ne olabilir? (Fred Saberhagen)
Başucu Kitaplarından
‘TIRPAN’ – Fakir Baykurt
Remzi Kitabevi, 1971
Tırpan Fakir (Tahir) Baykurt’un 6. romanıdır. Kitap 1970 TRT Sanat, 1971 Türk Dil Kurumu ve 1980 Avni Dilligil Tiyatro ödüllerine layık görülmüştür. Tırpan Ankara’nın Gökçimen köyünde Dürü diye bir kızın başından geçenleri anlatır. Kitabın konusu kısaca şöyledir : Gökçimen bir tepenin eteğinde uzanır. Kızlarıyla nam salmıştır. Bu köyde, çayır çimenin yeşili kızların gözüne yansımıştır. Bu yüzden “göküş” olurlar. Biraz büyüyüp serpildi mi, birkaç altın akçaya yaşlı ve zengin adamlara verirler sorgusuz sualsiz. Velikul’la Hava-na’nın kızları Dürü de bu köyün göküş kızlarından biridir. İlkokul beşi bitir-diği o yaz, komşu köyün, Evci’nin ağası Kabak Musdu bir görüşte vurulur Dürü’ye. Musdu’nun yaşı geçkin, parası ise ganidir. Gökçimen’den birkaç yandaş edinip kendine, çeler Dürü’nün babasının aklını, söz alır. Söz ağızdan çıkmıştır bir kere. Dürü, Kabak Musdu’nun ikinci eşi olacaktır. Anası karşı çıkar; Dürü kıyametleri koparır. Daha önce onunla aynı kaderi paylaşan kızlar gibi kendini asmayı düşünür. Köyün akıllı delisi Uluguş Nine karşı çıkar Dürü’nün bu fikrine. Sevdadan yanadır Uluguş; daha da önemlisi Gökçi-men’in kızlarının kaderi değişsin ister.... Yazarın kitabındaki tavrı belirgin olarak devrimcidir. Fakir Baykurt, istemedikleri adamlara verilen kızların kendilerini asarak kaderlerine karşı koymaya çalıştıkları öykülere inat, edebi-yatta devrimci tutumunu sürdürerek, boyun eğmeyi değil, direnmeyi yüceltiyor bu romanında. Yazar, sanat alanındaki çabasını gerektiği ölçüde ve nitelikte yazılmadığına inandığı köylü yaşayışını halkçı ve devrimci açıdan sürdürmek olarak açıklar. Türkiye toplumunun en ağır hizmetlerini ve üretim işini yapan insanların bilincindeki ve bilinçaltındaki istekleri, tepkileri ve çelişkileri göz önünde tutar. Yazılarından ve sendikal çalışmalarından dolayı pek çok kez göz altına alınır, tutuklanır, hapis yatar... Baykurt şöyle diyor Tırpan’ın önsözünde:
“Edebiyat tıpkı eğitim gibi insanlarımızı hayata karşı devrimci tavır ve davra-nışlı yapmada cok önemli bir bilinçlendirme aracıdır. Sanatta devrimci tavır hayatı değiştirme tavrıdır. Kitaplarımız bize ün sağlamak ya da kalıcı olmaktan önce toplumu devrim yönünde etkilemek içindir. Hayatı değiştirme amacına yönelmemiş bir sanat insanın bilinçlenmesine yardım edemez...”
Kitaptan kısa bir alıntı (Sayfa: 378-379):
‘Hepimizi götürürüp ne yapacaksın akılsız herif!’ dedi Uluguş. ‘Yalnız beni götür yerer! Çünküm Dürü bende! Yaladım yuttum ben onu! Bir elleri ayakları, bir başı, bir saçları kaldı. Onları da köyün içine atıverdim!..’
Zakey: Gözleri bende!... dedi
Sevim: Elinin biri bende
Naciye: Saçlarının birezi bende! dedi
Habibin Hasibe: Birezi de bende dedi
Keziban: Elinin biri de bende. dedi
Sarının Sultan, elini karnına vurdu: Dürü bende, Dürü bende, Dürü asıl burada! Dedi. ‘Ayakları da Şerfe abamda! Alıp Kayadibine kaçtı!’
Köy içinden, ‘Dürü bende!.. Dürü bende’ diye sesler geliyordu çoğalarak! Havana da öyle, gözlerinden kan döke döke ağlıyordu: ‘Nerelere sindi saklandıysa bulurlar! Asarlar yavrumu, asarlar, asarlar!...’ diye çığrınıyordu...(...)
Uluguş ‘Boş yere ağlıyorsun, ağlama kalk! Kalk da, işine gücüne sahap ol! Karakolsa, ben giderim! Mapussa, ben yatararım! İpse, ben asılırım! Kalk işine bak! Kalk Havana, kalk kadınım! Kalk, bu dünya kalmaz böyle!...’ dedi..
|