Sahi sanat adına, kazananlar, kaybedenler adına kim konuşup, kim susacaktı? Sahi biz kimdik, ve sen kimdin?
Bedia Balses
Milli Eğitim Bakanlığı Kültür Dairesi Müdürlüğü’nün açmış olduğu Defne Gazetesi öykü yarışması ödül töreninden sonra Jenan Selçuk aldığı ödülü ve çeki, utandığını itiraf eden bir gazete yazısıyla iade ettiğini duyurdu.. Bu özür, altı boşaltılmış bir samimiyet öyküsü ile yapıldı. Aslında işaret ettiği nokta kendisi tarafından tören sonunda adres olarak gösterilmişti. Ödül alanlarla röportaj yapmak isteyen bir tv. programcısını ‘bizim adımıza birinci konuşsun’ diyerek reddetmesini yaptığı açıklamalardan sonra daha doğru bir yere oturtabildim..
Sahi ‘sanat adına’, ‘kazananlar, kaybedenler adına’ kim konuşup, kim susacaktı? Sahi biz kimdik, ve sen kimdin? Kim kime adres gösterme yetisine sahipti? Kim seçilen, kim seçendi? Kim kazanan, kim kaybedendi? Kimin öyküsü diğerininkini döverdi? Oysa bu hayatta herkes kendi öyküsü ile konuşmuyor, kendi öyküsü ile susmuyor muydu? Hem de taşıdığı, yansıttığı, durduğu yerde kalemsiz, sözsüz yazarak öyküsünü. Tek yarışmalık bir seviye tespitiyle kendimi bir yere koyamayacağımı, derecelerin, ödüllerin niyetle alakası olduğunu, insanın kendi taşıdığı öyküsünün derinliğini ve önemini birilerinin kendini marjinal, muhalif ilan etmesinden çok önce öğrendim.. Yarışmalara katılmadığımızda da sessiz ve gizli jüriler tarafından test edildiğimizi, yarıştırıldığımızı, hakkımızın yendiğini, öne itilip, geriye çekti-rildiğimizi de... Derneklerde, sanatçılar arasında şiirin, öykünün değil de, isimlerin cisimlerin çarpıştırıldığını da... Kendinden olmayanlara ‘iyi’ diyemeyen gizli jürilere rağmen inatla büyüyebilmenin daha fazla muhalif bir duruş sergilemek olduğunu anladığımda öğrendim bu yolun ne kadar çetrefilli olduğunu... ‘Şair, şiirin nesidir, peki siz kimin nesininiz?’ diyebilecek birkaç insan içinde durabilmek, kendi bakışını koruyabilmek, kendini bir ‘şey’ sanmadan önce o şeyin ne olduğu sorusunu sorabilmektir bana göre kendi duruşunu seçmek.. Jenan Selçuk özrünü resmi açıklama ile kamuoyuna duyurarak diledi, ben kendi özrümü içimde, şiire, öyküye, birinci olduğu için ürken, şaşıran ablama diledim. Kendi egolarının tatminsizliği içinde hala kendini bir yere koyamamış, yarışmaya katılanların ellerini sıkma tenezzülünde bulunmamış ama kendini 2. seçen jüriyi ‘sayabilecek’ kadar muhalif bir duruşla, yarışma karşıtı olarak kendini ilan edenlerin yanında öykümü yarıştırmış olmamdan dolayı, içimden, dışımdan, inancımdan, öykümden de özür diledim...
Pişmanlık ve utanç hepimize mahsustur elbet ve insancadır. Korkularla, küçük hesaplarla da kesişmiştir yollarımız ve elbette bu da insana uzak değildir.. Ama bir olayın sonucuna göre muhalif olunamayacağını, bu duruşun bir yol, bir seçim olduğunu, bir karşı duruş diklenmesinin aslında yaşamın kendi içinde olduğunu öğretiyor bana bu yaşadıklarım.. Bu öykü yarışması ödül iadesi, belki bu ülkedeki sanatçı duruşlarını, kabul görmüşlüğün o tıksırıklı halini de sorgulamak için bir şans olmuştur bana.. Jenan Selçuk utancının Kültür Dairesi’nin açmış olduğu yarışma ile bir ilişkisi olmadığını savunmaktadır, çünkü yarışma kültürüne karşı bir duruşu vardır! Burada aklıma takılan nokta iki toplumlu öykü ve şiir yarışmasında ödülünü alırken de bu duygulara kapılmış mıydı? .
Birinci gelen isim herhangi bir birliğe üye değildir, tıpkı benim gibi... Bu aklıma şundan geldi: Belki üye olsaydık birbirimizin elini sıkma hazmında bulunabilecektik. Aynı birlik üyelerinden bazıları birbirine yalan da olsa değer verir gibi bir duruş sergileyebiliyorlar nasılsa.. Ödül töreninin ardından kendi utançlarım, kendi korkularımla başbaşa kaldığım bir zamanda kendi kendime aşkla, sevdayla, inançla büyüyebilen çocuklar olduğumuz/doğurduğumuz, aşk içinde öyküler yazabildiğimiz için hayat tarafından ödüllü olduğumuzun farkındalığını taşıyorum.. Bu yarışmada veya herhangi bir yarışmada ödül aldığım, almadığım için değil, sanat adına bundan önce ve bundan sonra da gördüğüm samimiyetsiz duruşlar, kutuplaşmalar, gruplaşmalar adına şiirden, öyküden utanıyorum... Ve bu yarışmada 1.lik ödülü alan ablamın ve kendi öykümün içindeki ‘gerçek’ insanların, acıların, aşkların üzerine düşen ödül-utanç-özür gölgelerinden, muhalif duruş kılıfının altında yatan ‘iktidar’ kavgalarından ve onların bulantılarından utanıyorum evet...Ve tüm bunların yarattığı suni gündemlerle gerçek öykülerimden uzaklaştığım için, yine aşkla, inançla büyüyebilen, karşı duruşu, samimi duruşu içinde barındıran gerçek öykülerime sahip çıkıyorum. Kim kime hangi ödülü verirse, kaçıncılığa layık görürse ve içine tükürse de esirgeyen ve bağışlayan şiirin, gerçeğin gücü ile kalemden, yazıdan, şiirden ve öyküden bizi affetmesini diliyorum..
İnsanın hayali ile elde edişi arasında yalnızca tutkusunun aşabileceği bir mesafe bulunur. (Khalil Gibran)
Başucu Kitaplarından
Fikret Demirağ, Seçme Şiirler- Pygmalion Yayınları (1994)
Kıbrıs Türk şiirinin en büyük isimlerinden, Fikret Demirağ’ın Seçme Şiirler kitabındaki en güzel şiirlerinden biri olan “Ötme Keklik Ölürüm” adlı şiirini paylaşmak istiyorum bu hafta sizlerle:
ÖTME KEKLİK ÖLÜRÜM
anam bile bilmez kaç ışık söndü içimde!
gitme keklik, ölürüm.
dağ söneceğine, gül söneceğine ben öleyim,
nasıl olsa kendimi yaşamıyorum!
ötme keklik, kanım akar ötersen
beni ötüşünün ortasına atarsan
yüreğimin önüne barikatlar kurarsan
bir gün "bağlama"nın, öbür gün ağlamanın
ikizkardeşini ararsan
benim keklik! ötme keklik, ölürüm.
şimdi kırlar, kentler birbirine karıştıysa
benim yolum kırlara, kentleredir,
tutma keklik, ölürüm.
anam bile bilmez kaç ışık söndü içimde!
ben, yüzde yüz bir şeylere yenildim
anlayana kadar bunca yaprağım döküldü
içimdeki papatyanın yüzü geceye döndü,
ötme keklik, ölürüm.
beni artık susmuş tuşlar açıklasın
ötsün kuşlar açıklasın,
ötme keklik, ölürüm.
uzakta sabah rengi bir tuhaf ışık yandı,
tutma, keklik, ölürüm.
anam bile bilmez kaç ışık söndü içimde!
|