Şiirde samimiyetin ne kadar önemli olduğunun
anımsatılmasıydı benim için bu kitap... "
Fatma Akilhoca ‘İstersen Güneşi Tutabilirim’ ve ‘Rüzgarında Sevginin’ isimli şiir kitaplarının ardından 3. şiir kitabı olan ‘SU(S) ÖLDÜ’yü Ekim ayı içerisinde okuyucuya sundu. Fatma Akilhoca’nın bu kitabının diğer kitaplarından farklı olduğunu, üslup ve donanım açısından kendini daha ileriye götürdüğüne inanmaktayım... Şiir kitabının ilkağız kısmında şiiri tercihleri, kayıpları, kazançları, gel-gitleri hayatındaki soruları ve yanıtlarıyla çıktı karşımıza. Ve şiirin anlamını ‘onun varlığı ve kokusu sindi artık hayatımın her karesine, onsuzluk yok!’ diyerek açıkladı önsözünde. Şiirde samimiyetin ne kadar önemli olduğunun anımsatılmasıydı benim için bu kitap.. Kendi kendiyle yüzleşmeye cesareti olanların, kendinin karşısına dikilebilecek yüzü olanların aynasıydı... Şair, kitabı için kendi özeleştirisini yaparken ‘Belki de şiirde orasını burasını yaralayan çocuk değildim artık’ deyişi şiirlerinden önce düştü kitabında önüme ve bu yola çıkarken aldığım yaralar kanadı içimde bir yerlerde. Kitabını ‘insan doğan, insan yaşayan ve öldükten sonra dahi susmayana’ diye hitap ettiği bir sunuşla armağan etti bize.. Yeni ses, yeni soluk olabilecek şiirlerini okurken, herhangi birinin peşinden değil, kendi şiirinin peşinden yürümeyi seçtiğini düşündürdü bana Fatma Akilhoca. Şiir kitabının kapağındaki koyulu açıklı gri boşluk ise ‘SU’yun ya da ‘SUS’un nasıl öldüğünü, yokolduğunu görsel olarak da kafama vurmaya yetti. Büyük bir suskunluk vardı kitabın başında, belli ki şiir konuşacaktı onun adına ve konuştu da. Kitabın içindeki kimi kısa şiiri uzun olan birçoğundan daha fazla etkilemiştir beni. Kaldı ki kısa şiirin ne kadar zor yazıldığını bildiğimden ilk şiir selamını bunlara örnek olabilecek bir şiirle vermek istedim:
Ne zaman
sırtımı dönüp
saklansam kendime
daha çok kaşınır dilim
belki de
her saklanma
bir kanatlanmadır derine
Şiirlerin çarpıştırıldığı, imgelerin yarıştrırıldığı, aşkların pazarlandığı, yaşamın ucuzcular elinde başkalaştığı bir zamanda bir başkaldırı niteliği taşımaktadır benim için bu kitap. Yaşamdaki duruşuyla da içinde ateşten bir yürek besleyen, kocaman bakışları ile dünyayı kucaklamaya yeltenen Fatma Akilhoca şiirde eski ve bildik isimlerden sonra gelebilecek, kalıcı olmaya adım adım yürüyen bir şairdir.. Ancak şiirlerinin bazılarında soyut anlamlarla o kadar çok dansetmiştir ki, zaman zaman şiiri ikinci kez okuma ihtiyacı hissetmişimdir. Bu güzel şiirleri için yapacağım bir eleştiridir de aynı zamanda.. Şiirin anlamını ararken insan şiirin içinde kaybolduğunu hissetmektedir bazılarında. Buna bir örnek gerekirse (sayfa 21.) ‘avuçları burun kokan kuşlar’ şiirinin giriş kısmı gösterebilirim:
şeffaf bardaklarına yığınboşu doldururken bedenler
geceden döllenen yumurtadan gelir sesler
hınca hınç denizanası ellerim
bandırsam çoğalacak eşeysiz
yaltaklık edemem
o koca lekeyle alnımda
Şiirin bir yol, bir duruş, aslında yaşamın kendisi olduğunun farkındalığını yaşayan Fatma Akilhoca’nın şiirlerini kendi kitaplığımın en güzel yerine yerleştirdim. Cesur, güçlü ve yaşayan satırlarıyla buluşmak isterseniz ‘SU(S) ÖLDÜ’ ile suyun da, susun da hesabını kendi mahke-menizde vermeye hazır olun derim. Şair kendi şiirleri ile kendi hesabıyla bu kez daha iddialı ve derin bir kitapla çıktı karşımıza.. Sözü yine Akilhoca’nın şiirine bırakmak istiyorum:
Dağlar Benim Ben Dağlarınım
Hangi renkler düzeltir
Marazi yüzünü içimdeki bayrağın
Durulmazken
Içimdeki anafor
Bir yükseklik
Bir büyüklük salınır göndere
Kendi tellerinde dövünür parçacıklar
Dövünsün bedenim de
Parçasını ararken
Sorular sıkar belini
yağmurun
Sıkıldıkça dolu olur
Delinir dağlar
Gözlerime dolananı ovuştururum yüreğimde
Sevgim kaçar
Zor tutarım
Ay küskünü akşamlarda
Kaybederim evimi en çok
Sabah olur
Gece düşer sıraya
Beklerim
Dağlar benim
Ben dağlanırım.
Zamana Asılı Satırlar
Şiirin soyutluğu somutluğu sorunu çok tartışıldı. Gene de belli bir sonuca varılamadı. Kapalı şiir için soyut, ‘anlamsız şiir’ için soyut, toplumcu olmayan şiir için soyut, hatta yeni şiirlerin tümü için soyut denildi. Gerçi soyut şiirle, somut şiir arasındaki ayrım kesin olarak belirlenmiş değil. Değil ama, işe bu yönden bakanlar da yok denecek kadar az. Soyut kavramı, giderek, sanatta, felsefede kullanılan anlamından da soyutlanarak, konuşma dilimize yerleşen bir basitlik simgesi oluverdi. Yergiler, suçlamalar bile hep aynı kavrama başvurularak yapılıyor.
Bir şiirin ‘nedir’liği, ‘nasıl’lığı kadar, o şiire bakan kişinin şiir ekini, algısı, deneyleri, yorum gücü de önemlidir. Yani şiirin soyut ya da somut bir izlenim bırakması, yazarı kadar okuyucuyu da ilgilendirir. Ama ben bu konuyu ters yönden, yalnızca ozanın tutumu bakımından incelem istiyorum. Yapacağım iş -ama doğru, ama yanlış soyut-somut ikilemesini kaldırmayı denemek.. İlkin şöyle bir soru soralım kendimize: Şiiri şiirden soyutlamak mümkün müdür? Yani ilk günden bugüne dek yazılmış şiirlerle ortak bir düzen kurulmuştur da, bu düzenin dışında kalabilen şiirler olmuş mudur? Olmuşsa, bunlar canlılıklarını, etkinliklerini, işlevlerini sürdürebilmişler midir? Hiç sanmıyorum. Yıkıcı bir şiir akımı bile yıktığı değerlerle beslenmek, geride bıraktığı dil, biçim, yapı özelliklerini kaynak yaparak güçlenmek zorundadır. Bırakalım dünya şiirini, kendi ozanlarımızı, örneğin bir A.Haşim'i, Y.Kemal'i yadsıyarak, onlarla ilgimizi büsbütün keserek ozanlık katına erişebilirmiyiz? Şiir tarihi içinde yer alan, çağdan çağa uygulanabilen, kendi öz gerçeğini yitirmeden değişebilen bütün şiirler, canlı, yaşaması olan örgensel (organik) bir bütünlük kurarlar. Şiirin somutluğu da önce bu örgensel bütünlüğe bağlılığıyla oranlıdır. İşte şiirin şiirden soyutlanması, ozanın bu bütünlüğe boşvermesi; şaşırtıcılıkla, dayalı bir gösteriyle yetinmesi demektir. Edip Cansever. bedia.balses@yahoo.com
|