|
Kahvehaneye girdiğimde Ahmet Hulusi'yi, bir zamanlar büyük yerleşim yerlerinde ileri gelen yetkililerin, oranın gazinolarından orunlarından yararlanarak en iyi yerden ve başkalarının oturamadığı adlarına ayrılmış masalardan birisindeymiş gibi her zaman oturduğu masada iki emekliyle sohbet ediyorken gördüm. Kahvehanede pek fazla kişi olmadığından onları ilk bakışta görmemek için kör olmalıydım. Selam verip selam aldım. Ahmet Hulusi:
- "Otursana hoca!" dedi, oturmamı beklemeden konuşmasını sürdürdü, "Bakıyorum da son zamanlarda genellikle arabayla televizyonlardan söz ediyorsun. Bu arada cümbezin incir olarak tanıtılmasını ele alan o 'Cümbez mi, İncir mi?' adlı öyküne bayıldım gitti."
Ahmet Hulusi bu dediklerini bitirinceye dek masada boş olan hasır örgülü sandalyeye oturup sigaramı yaktımdı. Ahmet Hulusi sözünü bitirince kahveciye döndü:
- "Adaşım" dedi beni işaret ederek, "hocaya kahvesini yapsana!"
Kahveci gülümsedi, başını 'Evet, olur.' anlamında hafifçe eğdi, ocağa yönelip bakır cezveye suyla kahveyi koydu; cezveyi ocağın üzerindeki sacda sıcak kumun üzerine yerleştirdi. Bir kısım kumu cezveyle ileriye doğru itti. Bir süre sonra ocağın yan tarafındaki su dolu fincanın içerisindeki kurşunkalemin üçte ikisi kadar uzunlukta değirmi olan tahta çubuğu alarak cezvedeki kahveli suyu karıştırdı. Bunu yaparken şimdilerde pek az kahvehanede böylesi ocakların bulunduğunu; dahası birçok büyük yerleşim yerinde kahvehanesi gibi kahvehanelerin kalmadığını düşündü. Her geçen gün farklı yaşamlarla gelenekler Kıbrıslının dünyasından eskiden beri var olan birçok şeyi alıp götürüyordu. Dünlerde olduğunca kavgasız, gürültüsüz, huzur dolu yaşamak yalnızca anılarla kitaplarda kaldıydı.
Kahveci bunları düşünürken yeni gelene gülümseyerek bir daha baktı. Ahmet Hulusi'yse:
- "Yahu hoca" dedi, "bu ülkede cümbezle inciri ayırt edemeyen filim çekenler, televizyoncular olduğuna göre üniversite sayımızın çokluğuyla niye övünüyoruz?"
-"Övünmeyelim mi yani?"
-"Övünelim övünmesine de liselerimizden mezun olanlara bu ülkenin bitkilerini, tarihi eserlerini, doğal yapısını, kısaca özelliklerini tanıtmamız gerekiyorken üniversite öğrencilerine bile tanıtamayışımız karşısında bunca üniversitenin olması, bence, hiç de övünülecek bir şey değildir."
Orada oturan emeklilerden birisi:
- "Sence öyle" dedi, "Ahmet Bey! Ama baksana üniversitelerimiz her geçen yıl hem genişliyor hem de yenileri açılıyor. Türkiye'deki üniversitelerden birisi bile burada şube açmadı mı? Yarın öbür gün onu başkalarının izlemeyeceği ne malum?"
- "Hadi yahu sen de!" dedi Ahmet Hulusi öfkeli bir sesle, "Kıbrıs'ta şube açacaklarına, İngiltere'de Londra'da ortaokulla lise açıverseler ya! Ya da Türkiye'den gelip buralarda üniversite açanlar mezun ettikleri kimi gençleri Türkiye'nin öğretmensiz olan köylerine, kasabalarına gelirlerinin bir kısmını kullanıp aylıklarını ödemeği kabullenerek gönderseler ya!"
Bu sırada kahveci kahvemi getirdiydi. Ahmet Hulusi'nin bu aykırı düşüncelerine, statükoyu değiştireceklerini diyerek yönetime gelenlerin aynı statükoyu devam ettirmelerine şaşırmadığım gibi, şaşırmadım. Üstelik bunları öyküleştirdiğimde siz okurların arasında kiminizin Ahmet Hulusi'nin düşüncelerine katıldığımı sanacağınızı düşünmedim değil. Yahu mecliste konuşan, televizyon ekranlarında seyredip dinlediğimiz, dediklerini gazetelerde okuduğumuz milletvekillerinin bütün düşüncelerine katılıyorsanız eğer; Ahmet Hulusi'nin dediklerini onayladığımı düşünebilirsiniz.
- "Neyse" diye devam etti Ahmet Hulusi, "bunu, hatta üç yüz yıldan fazla yaşlı cümbeze incir diyenleri bir yana bırakalım da şu röportaj adı altında sunulan kimi çekimlerde röportajı hazırlayanın tanıtmak gayesiyle röportaj yaptığı kişiden fazla konuşmasına, üstelik bu konuşmasında daha çok kendisinden söz etmesine, bunların yanı sıra konuştuğu kişi şairse şiirlerini okumak yerine kendi şiirlerinden okumasına ne diyorsun?"
Şimdi, bu soru üzerine Ahmet Hulusi'ye örneğin hangi kıstasa ya da kritere göre seçtiğini anlayamadığım birisinin hazırladığı programa adını bile bir kitabının adını verdiği yetmezmiş gibi röportaj yaptığı şairin şiirlerinden okumasının bir egosantrizm olduğunu söylememi bekliyorsunuz demektir. Ey okur bana ne? Ol kişi röportajı böyle anlıyorsa ondan kendi şiirlerinden okumayıp ille ve ille tanıttığı şairin şiirlerinden okumasını niye bekleyelim?
Ahmet Hulusi'ye gülümseyerek:
-"Röportaj" dedim, "bir araştırma sonucunda hazırlanmalıdır. Röportaja konu olan kişinin yaşamı, sanatı, görüşleri gibi alanlarda veriler elde edilerek okura, dinleyiciye, izleyene sunulmalı; sorular da onun bu alanlarda konuşmasına fırsat verecek içerikte olmalıdır. Karşıt halde buna röportaj denilemez."
-"Ne denilir?" diye sormaz mı Ahmet Hulusi.
-"Ne denilirse denilsin" diye yanıtladım, "röportajdan başka ne denilirse denilsin."
Ahmet Hulusi'yi ısrarcılığı tuttu.
-"Sorumu yanıtlamadın hoca!"
-"Boş ver Ahmet Bey." dedim, "Gailesi bize mi düştü? Bunlardan söz edeceğimize..."
Ahmet Hulusi bu kez de çok seyrek davranışlarından birisini yaparak sözümü kesti:
-"Eğitimden mi, sağlıktan mı, çalışma yaşamından mı, trafikten mi nereden söz edelim hoca?"
-"En iyisi gel!" dedim Ahmet Hulusi'ye, "Seninle birkaç el satranç veya Türk daması oynayalım. Bırakalım bunları ilgililer düşünüversin. Nasıl olsa bizler ne dersek diyelim onlar yine bildiklerini okuyacaklarına, bildiklerince davranacaklarına ve ikide bir her uslarına estiğinde aynı çekimleri (başka programlar yapmıyorlar mı ne?) tekrar tekrar yayımlayacaklarına göre kendimizi niye yoruyoruz bilmem ki!"
Sahi sizler de ey okur ikide bir evde, kahvehanede, misafirlikte, daha birçok yerde toplumumuzda beğenmediğiniz, sizce doğru olmayan yapıpetmeleri eleştirmenize; yapılması gerekenleri söylemenize, belki de yazmanıza karşın ilgililer dediklerinizi es geçiyorlarsa ne yapıyorsunuz bilmiyorum. Statükoyu mu değiştirelim; yoksa "Tellaklar değişse bile hamam aynı hamam, tas aynı tas!" diyerek yaşamımıza devam mı edelim? En iyisi, galiba bu konularda konuşmamak, konuşmak yerine satrançla dama oynamak veya hiçbir şey yapamıyorsak "Vur patlasın, çal oynasın" kabilinden günümüzü gün etmektir.
Az daha unutuyordum; herkes satrançla damayı bilmiyor ki! Bilmeyenlerin çoğu da birçok toplum sorununda olduğunca zihinlerinin yorulmaması için bu zeka oyunlarını öğrenmek istemiyor. İyi ki istemiyor. Yoksa herkes satranç ya da dama oynasa bu öykü böyle sonlanmazdı.
Kurtbaba'nın kebapçıyı cezalandırması
Lefkoşa'da surlar içinde Kurtbaba Sokağı'nda bulunan ve adının Bektaşi şeyhlerinden Kutup Baba olduğu, Lefkoşa kuşatması sırasında, şehit olduğu ve 2 müridiyle buraya gömülen Kurtbaba'yla ilgili söylence şöyledir:.
Bu yatırı at üzerinde gelip geçerken görenler vardır. Bir başka söylentideyse yatırın mezarına yakın bir yerde bir kebapçı dükkanı vardı ve sahibi Kebapçı Mehmet, isteyen müşterilerine içki vermekteydi. Kurtbaba birkaç kez kebapçının rüyasına girerek içki vermemesini söylediyse de adam bunu dinlemeyerek içki servisine devam etti. Bunun üzerine her gece tabakları kırılmağa başlamış. Kebapçı tabakları kırarak kerametini gösteren Kurtbaba'nın isteğine uyarak içki vermemeğe başlayınca tabakları kırılmadı.
Siyah pelerinli kadınlar
İ.S. 1335'te Kıbrıs'a gelen ve adada 20 gün kalan gezgin papaz Veronalı Jakobus (Jacobus)'un saptamaları iliginçtir. Bir cenazenin baş ucunda iki bayanın Rumca şarkı söylerken ayak ucundaki iki bayanın da dinsel ağıt okuduklarını; gelinin önüyle arkasında mum taşıyan yirmişer bayanın ardı sıra bunların arkasından başlarından ayaklarına dek siyah pelerin giyinmiş sayısı yaklaşık kırk kadar olan kadının geldiğini; Rum dinsel törenlerine uygun vaftiz edilen sünnetli Yakubiler'in bulunduğunu yazmaktadır.
Jakobus'un yazdığına göre Akka'nın 1291'de Hıristiyanlar'ın elinden alınışından sonra Kıbrıs'taki Hıristiyan kadınlar sokağa çıktıklarında yalnızca gözlerinin görebildiği siyah bir pelerin giymekteydiler. 27 Kasım 1394 yılgününde Mağusa'ya ayak basan noter Nikolai de Martono (Nicolai de Marthono) adanın diğer kentlerinde olduğunca nüfusun büyük bir oranının Akka'dan gelenlerin iskan ettiği Mağusa'da da tüm kadınların Akka'nın yitirilmesinden dolayı duydukları üzüntüyü belirtmek nedeniyle başlayan yüzlerini belli belirsiz gösterecek biçimde başlarını örten siyah bir şal giyme geleneğini sürdürdüklerini demektedir.
Giovanni Villani çekirge savaşımını anlatıyor
Giovanni Villani, Cronaca Fiorentina (Fiorentina Günlüğü) adlı yapıtında İ. S. 1354 yılında Kuzey Afrika'daki çekirge istilasını anlatmaktadır. Kıbrıs'ta da çekirgelerin her yanı kapladığı, toprak üzerindeki tüm yeşilliği yediklerini, çürümelerinden varlaşan kötü kokunun sağlıksız bir havayı var ederek ardından ölümlerin başladığını yazmakta ve şu bilgileri vermektedir:
Yollarla tarlalar yerden yaklaşık otuz santim yükseklikte (o bunu o günkü ölçülerle vermektedir) çekirge doludur. Çekirgeler yeşil olan her şeyi mahvettiğinden onların yarattığı bulaşıcı çürümeyi önlemek için kıral, herkesin ölçüsü belirlenmiş kap dolusu çekirge toplaması buyruğunu verdi. Kıral buyruğunun uygulanması için üst makamdakilerden görevliler atanmasını istedi. Bu kamu görevlileri boş arazilerde uzun hendekler açtı; toplanan çekirgeler bu hendeklere atılıp üstleri toprakla örtüldü. Bir kap dolusu çekirgeye belli bir miktar ödenmekte ve çekirge getirenlerin adları kaydedilmekteydi. Giovanni Villani, çekirge avının adada birkaç yıl sürdüğünü de yazmaktadır. Burada 1351'de de adada bir çekirge istilasının olduğunu eklemeliyim.
EBABİL
Ebabil ne zaman gelir,
Ve uçar yerle bir;
İlkyaz geldi demektir.
Bu ebabilin yuvası,
Geçen yıldan kalma;
Gelen acaba aynı mı?
Kırlangıçlar tür tür,
-Ebabil bunlardan biri -
Ve insandan daha özgür
|