|
İkide bir 'müstehcen' yani çoğunluğun anlayacağı dille 'açık seçik, edepsizce' sözcükleri kullanarak konuşmağı sevenler, hatta sevmeyenler bile örnekler vererek karşısındakilerin nasıl tepkide bulunacaklarını düşünmeden:
- "Bu Türkçe nasıl dildir allahaşkına!" diyorlar, "Lastik gibi bir dil. Birçok kelimeyi nereye çekersen çek, gidiyor."
Vallahi, billahi, tallahi doğru mu doğru. Baksanıza yüz yıllardır kullanılagelen hatta Türkiye'de 2006'da manavlarda satılanlar içerisinde en yüksek artışı alarak zamlanmada bir rekora adını yazdıran, hatta önceki rekorlarını kıran hıyara bile ne zamandan beri ayıp oluyor diye hıyar demiyorlar da salatalık diyorlar. Yahu salatada kullandığımız, kimi zaman hormondan ötürü buzdolabında bile iştaha gelmiş bilmem ne gibi büyüyen hıyara salatalık diyoruz ya; gabbarın çiçek açtıktan sonra oluşan küçük hıyarlara salatalık diyebilir miyiz? Gabbar hıyarı turşu olur ama onun salatada kullanıldığı görülmemiş, duyulmamıştır. Gören, duyan, denemeği cesaret ederek deneyen varsa beri gelsin.
Hıyar dedim de usuma, ta Çin'de, 1887'de yaratıcısının Polonyalı doktor Ludwig Zamenhof olduğu Esperanto diliyle yayımlanan, anlamı 'Çin Halkı' olan El Populo Çinio (1) dergisinde 1960'lı yıllarda fıkralarını okuduğum Nasrettin Hoca'nın, kahvehanede oturuyorken yanındaki arkadaşının yoldan geçen birisi için "Hıyara bak hıyara!" deyişi karşısında Hoca'nın öfkelenerek "A dostum! Hıyara hakaret etme! Hıyarın turşusu olur, salatası olur, cacığı olur. Bu adamın nesi olur? Söylesene." diye çıkıştığı fıkrası geliverdi. Hıyara salatalık demekle ondan turşuyla talatur yapılmasını bir kenara itmiş olmuyor muyuz? Ne yani kimilerinin usuna "Kuşun aklı darıda, Türk'ün aklı karıda!" örneğin hıyar derken başka şey geliyorsa "Kırk yıllık Kani, olur mu Yani?" (2) örneği hıyara niye salatalık diyelim? Nedir, kimi zaman sözcüklere sözlüklerde yazılmasa bile değişik, başka anlamlar yüklemek işe yaramıyor değil.
Bir keresinde Kıbrıs İslam Lisesi'nde, bir yıl sonraysa Kıbrıs Türk Erkek Lisesi denilen okulun yurdunda yatılı öğrencilerden birisine ailesi kızartılmış balık gönderdiydi. İçinizde herhangi bir yurtta kalan varsa, yurt yemekhanelerinde nasıl bir yemek pırogramı uygulandığını; kuru fasulye, kuru bakla, nohut, patatesin baş yemeklerden olduğunu bilmektedir. Şimdi biriniz yukarıda belirttiğim halde yazılanı üstünkörü okuduysa:
- "Haftada bir et yemeği yok mu?" diye sormaktadır.
Ona, leyli yani yatılı öğrencilik yaptığınıza göre dediğimi onaylamak üzere:
- "Yahu!" desenize, "1940'lı, 1950'li yıllarda Lefkoşa'daki erkek öğrencilerin okuduğu lisenin yemekhanesinde etle balık olsa olsa yurt öğretmenlerinin masasında arz-ı endam etmekteydi."
Kıbrıslının yeteneklerinden birisi kendisinin pişirdiği et, molohiya gibi yemeklerden 'kokusu var' diye komşusuna vermesiydi. Lisenin erkek yurdunda kalan öğrenciler bu geleneği sürdürmekteydi. Şimdilerde bu gelenek sürüp gidiyor mu, yoksa birçok iyi alışkanlıklarımız, davranışlarımız gibi pek az kimse tarafından uygulandığından gelenek olmaktan çıkıp tarihe mi karıştı, bilmediğimden böyle yazıyorum.
Kendisine balık gönderilen öğrenci davranışının gönderilenin başkalarıyla paylaşma olduğu ama yakınında olmayıp uzakta olan koğuştaki arkadaşlarına çağrıda bulunmamasının doğru olmadığını düşündü; düşündü ya, sayısı ellinin üzerinde olan öğrenciye yaklaşık iki okka olan balığın yetmeyeceğinden gece yatma zamanının gelmesini bekledi. Koğuşun ortasındaki az ışık veren ampul bırakılıp diğerleri söndürüldükten beş on dakika geçince:
- "Balık isteyen" dedi yüksek sesle, "yatağın başına gelsin."
Bunu birkaç kez yineledi. Elliden fazla öğrencinin kaldığı yatakhanede her deyişinin ardından mırıldanmalar, hatta sövgüler işitti. Uzaktakilerden hiçbiri çağrıldığı yere 'balık' sözcüğüne başka anlam yükleyip teşrif etmedi. Kendisine Kıbrıs'ın güneyindeki liman kenti Leymosun'dan balık gönderilen öğrenciyle yatağının en yakınındakiler balıkları afiyetle yediler.
Sabahleyin avludaki bir çöp tenekesinin gerek içinde gerekse yukarıdan atıldığı için çevresine de düşen balık kılçıklarıyla başlarını gören yurdun o bölümündeki diğer öğrencilerden birkaçı oynanan oyunu, Türkçe'nin bu denli esnekliğinden ötürü, balık ziyafetinden yoksun kaldıkları için söylendiler ama iş işten geçmiş ola!
Siz de şimdi bilmem hangi hanımın balıktan söz açılan bir sabah kahvesi içme, dedikodu yapma, istres atma toplantısında balık avından söz açıldığında:
- "Siz Hüsam Bey'in balığını görmelisiniz." dedikten sonra eliyle balığın boyunu göstererek konuşmağı böylece sürdürdüğünü "Nah şu kadar! Ama benimkisinin küçük." dediğini anlatabilirsiniz.
Bir başkasınınsa Kıbrıslının özelliklerinden biri olan, birisi bir fıkra anlattı mı diğerinin anlatmak için can attığını diyerek orada şu fıkranın anlatıldığını diyebilirsiniz:
"Tacirin biri Arasta'da kumaş satıyormuş. Yakından bayan/lar geçiyorsa şöyle bağırmaktan vazgeçmiyormuş: 'Allı verelim, yeşilli verelim, sarılı verelim, açık ise koyu verelim.'i şöyle diyormuş: 'Allı verelim, yeşilli verelim; sarılıverelim, açık ise koyuverelim.' Bunu öğrenenlerden hanımı oradan sık sık geçen birisi günlerden bir gün hanımıyla anlaşarak arkasından gitti. Karısı oradan geçiyorken bunu söyleyen tüccara öyle bir dayak attı ki sormayın."
Bunların ardından Türkçe'nin açık saçık olan ama kimi sözcüklerin çift anlamlılığından ötürü müstehcen de sayılmayan fıkraları alt alta sıralayıp yanınızdakilere anlatabilirsiniz. Ama sakın ha, bu fıkraları anlatırken çevrenizde şu yüzleri hiç mi hiç gülmeyen, Nasrettin Hoca'nın torunlarından olduklarını unutan, asık suratlı,
mizahtan anlamayan kişilerden biri olmasın. Başınıza anlattığınız fıkradan ötürü, bir bela gelirse sizi bu öyküyle
dürttüğümü öne sürerek kabahati bende bulmayasınız.
(1) "ç" harfi Esperanto'da üzerine bir düzeltme işareti koyarak yazılmaktadır.
(2) Türk Dil kurumu'nun Türkçe Sözlük'ünde bu söz "Kırk yıllık Yani, olur mu Kâni" diye geçiyorsa da Tokatlı
şair Kâni'den kaynaklanan bu söz Kıbrıs'ta kullanılan burada yazdığım gibidir; doğrusu da budur.
İstavrovuni Manastırı'ndan Memlükler'in aldığı
altın haç
Memlükler, Hirokitya utkuyla sonlanan savaşta utku Kıral Janus'u tutsak alıp (bkz. Memlükler Ve Kıral Janus'u Tutsak Almaları) donanmalarına ait bir gemiyle Mısır'a gönderdiler. 7 Temmuz 1426 yılgünündeki bu savaşın ardından EmirTanrıverdi el Mahmudi, İstavroz (Haç) ya da Olimpos Dağı olarak bilinen yerdeki "İstavro Vuni Kilisesi"ni yıkarak oradaki hazineyi ganimetlemeleri için bir bölük asker gönderdi. İstavrovuni Kilisesi'nde değerli eşya arasında som altından yapılmış, iç kısımına konan yaylar sayesinde insan eli dokunmadan hep hareket halinde olan, gerçek bir sanat eseri haç da bulunmaktaydı; Memlük Sultanı'nın veziri Şahin el Zaheri (ya da Şahin el Daheri)'nin oğlu Halil, Memlükler'in bu bilgileri vererek askerin haçında bulunduğu yüklü ganimetle geri döndüklerini yazmaktadır.
Bu kutsal haç üzerine çeşitli rivayetlerin olduğu bilinmelidir. Bu rivayetlerden birkaçını vermek yerinde olacaktır.
İ.S. 1211'de adayı ziyaret eden Oldenburg kontu Wilbrand manastırın içindeki küçük şapeldeki bir haçtan söz etmektedir. Wilbrand haçın havada durduğunu, sallandığını, söylendiğine göre hiçbir yere dokunmadığını belirtmektedir. İ.S. 1335'te Veronalı Jakobus (Jacobus) da "haçın iki dağ arasında asılı durduğunu" yazarak Wilbrand'ın dediğinin bir kısımına katılmaktadır. 25 Haziran 1493 yılgününde Kıbrıs'a varan Ulum(Ulm)'lu dominik keşişi Feliks (Felix) Faber'se "manastırın uzun zaman önce, Türkler ve Araplar tarafından tamamen yıkılmasına, ... karşın ... haç yerinde dokunulmamış olarak durmaktadır." demektedir.
Çerkez Kölemenleri ya da nam-ı diğer Memlükler'in kutsal haçı İstavrovuni Kilisesi'nden aldılarsa Feliks Faber'in yıllar sonra kutsal haçtan söz etmesi ilginç değilse nedir?
OLASILIĞIN BÖYLESİ: 404 NUMARALI ARAÇLARIN KAZASI
3 Mart 2000'de milletvekili ve Dumlupınar Spor Kulübü başkanı Kenan Akın, Lefkoşa-Gazimağusa anayolunda Mağusa yönünde EL 404 pılakalı araçla seyrederken 6. - 7. milleri arasında saat 16.00 sıralarında Minareliköy'de sakin Osman Özdemir'in yönetimindeki BG 769 numaralı araca çarptı. Her iki araçta hasar olduysa da sürücüler kazayı yaralanmadan atlattı.
Aynı gün aynı yol üzerinde 18.30 sıralarında ikinci bir kaza daha oldu.
Polis Basın Subaylığı'ndan verdiği bilgiye göre kaza şöyle meydana geldi: "Kurudere'de sakin Mustafa Kerçin yönetimindeki B 404 plakalı araç ile Turunçlu kavşağında, trafiğe kapalı eski Kurudere tali yolunu kullanarak anayola girdi. Bu sırada Lefkoşa'dan Gazimağusa'ya doğru seyreden Geçitkaleli Alper Yüceer yönetimindeki DR 404 plakalı araçla çarpıştı."
Lefkoşa - Gazimağusa anayolu üzerinde bulunan Turunçlu kavşağında 3 Mart 2000 yılgünü saat 18.30 sıralarında meydana gelen bu feci kazada 10 yaşındaki Bahar Dal adındaki küçük kız çocuğu, 22 yaşındaki Gönül Kerçin isimli genç kız ve 50 yaşındaki Cemile Dal hayatını kaybetti. (Geniş bilgi için, Senem Gök/İbrahim Erben'in haberine bkz., Kıbrıs Gazetesi, 4 Mart 2000, s.2.)
İlginç olan birinci kazadaki bir arabanın pılaka numarası 404'ken ikinci kazadaki her iki arabanın da pılaka numaralarının 404 olmasıydı.
ÖNEMLİSİ
Azerbaycan'ı, Türkistan'ı, Çin'i, Japonya'yı
Gezsek adım adım dünyayı,
Ne çıkar?
Ne yazar;
Gördükten sonra dünyayı,
Ey insanoğlu, fethetsek de uzayı?
Sonunda değil mi ki:
Ölüm kazanacaktır zaferi.
B. H. HAKERİ
|