|
Bu öykünün bir rüyayı anlatacağını daha başlangıçta söyleyeyim ki rüya dinlemeği sevmeyenlerdenseniz tümceyi bitirir bitirmez okumaktan vazgeçesiniz. Devam etmekteyseniz ve bir arazamandaysanız komutayla habire kanal değiştirdiğiniz halde televizyonda seyredebileceğiniz bir şey bulamamışsanız bu öyküyü okumaktan başka şansınız yok demektir. İnsanlar içerisinde rüya dinlemeği sevmeyenlerin yanı sıra bir de rüyaları dinlemekten hiç usanmayan, hatta aralarında dinledikleri rüyanın yorumunu yapmağa bayılanlar var ki onlara gıpta etmekteyim. Bu kişiler ne tür rüya olursa olsun hemen nasıl bulduklarını bir türlü anlayamadığım yorumunu yapmaktadırlar ki bunlar içerisinde tanıdıklarıma:
- "Hadi gel" diyorum, "seninle bir rüya yorumları yani rüya tabirleri kitabı yazalım."
Ne düşündüklerini bilmemekteyim, şimdiye dek düşünmedim de. Rüya yorumlamaktan kendilerini alamayan bu kişilerden teki olsun neden şunu demedi:
- "Varım bu işe!"
İçlerinden birisini belki inandırırım düşüncesiyle böylelerine şu öneride de bulunuyordum:
- "Hem yazacağımız bu kitap babutsalı, gannavurili, gabbarlı, molohiyalı, köfterli möfterli olsun ki böylece Kıbrıs Türk kültürüne katkıda bulunalım. Böylesi bir kitaba Kültür Dairesi de bulunmazlık edemez."
Nedir burada Kültür Dairesi'nin yalnızca bir kurum, bir dernek yayını olacak kitaplara katkıda bulunduğunu, baskısını ödediğini bilmediğimi sanmayınız.
Bu düşünceyi, yani Kıbrıs Türkçesi'ndeki sözcükleri de içeren bir rüya yorumları kitabını yazmağı; Kıbrıs Türk kültürü deyip de Nasrettin Hoca'nın böbürlendiği hindisi gibi düşünenler ama çoğunun yayımladığımız kitapları satın almayıp bedavadan, üstelik imzalı olarak isteyenlerle bekleyenler mutlaka beğenmişlerdir; bunu adımı bilircesine bilmekteyim. Rüyalarını yorumlatmasını ya da kitaba bakarak rüyalarının yorumlarını okumağı sevenlerin ne denli hoşlarına gitse de kitap yayımlayanların; hele bir yayımlayıcı ya da eskilerin menen şimdikilerin katkılarıyla hiçbir menenin tırnağı bile olamayacak isponsör mü ne dedikleri bir kurum, iş yeri ya da bir kişi bulmadan kendi gelirleriyle kitap çıkaranların hiç de hoşlarına gitmemektedir. Kitabın içeriğine, boyutuna, sayfa sayısına göre üç, beş, hatta on milyara yakın bir para verip yayımladığınız kitabı satarak basımevini ödemek kolay mı sanmaktasınız?
Şimdi içinizden biri göbeğini hoplata hoplata ya da yere uzanmış tepinircesine gülmektedir.
- "Yahu" diyordur, "bunca kitapçı varken her birine yirmişer tane satsanız ..."
Sözünüzü balla değil, sirkeyle kesiyorum:
- "Ülkemizdeki kitapçıların çoğu, yeni yayımlanan bir kitaptan değil yirmi tane, beş tane bile almayıp bir miktar bırakılmasını ve satıştan sonra ödeyeceklerini demektedir. Peşin ödeyip kitap alan kitapçıların sayısı bir elin parmakları sayısını bile bulmamaktadır."
İnanmamaktasınız değil mi? İnanıp inanmamak size bağlı. Dahası tanıtım yazıları ya da kitabı yayımlanmasının ardından televizyon pırogramlarına çağrılmak da kitap yayımlayanın marifetine kalan bir şeydir. Tanıdığınız yoksa, hatta tanıdığınız olsa bile kitaplarınızı imzalayıp vermemişseniz o kitap tanıtıcı, yazarlarla röportaj yapanların kitabınızın çıktığını duyurtacakları bile kuşkuludur.
Nerden mi bilmekteyim? Şimdilerde sakal bırakmamış, sakalsız olsam da bu saçları boşuna mı döktüm? Tecrübe konuşuyor, tecrübe! Nedir "Aydınım, halkçıyım." dedikleri halde halkın çoğunluğunun uğradığı, sohbet ettiği kahvehanelere gitmeyip kendi kurdukları kurum, dernek lokallerinde vakit geçirenler yerine, sıradan insan dedikleri o insanlar yani toplumun avam takımından olanlar; bir kitap ister tanıtılsın, ister tanıtılmasın ayağına götürüldüğünde, çok kez okumayacak olsa bile, salt destek olsun diye uzatılan kitabı satın almaktadırlar. Hele sunulan o kitap çocuklarının okulda yararlanabileceği içerikli bir kitapsa onu satış şansınız yüzde ellinin hayli üzerindedir.
Yahu okurum! Size gördüğüm bir rüyayı anlatacaktım değil mi? Öyleyse niye kitap yayımından, satışından söz ediyorum? Bir kitabın nasıl yazıldığı ya da yayınlanma aşaması sizi ilgilendirmez ki! Her ekmek yiyen ekmeğin hangi aşamalardan geçerek ekmek olduğunu öğrenmek zorunda olmadığınca sizlerin de bir kitap nasıl yazılırsa yazılsın kitap haline gelinceye dek geçirdiği aşamaları bilmeniz gerekmez ki! Satışı da kesinkes sizi ilgilendirmemektedir. Kitapçıların çoğunluğu çıkan bir kitabı, en azından herhangi bir tüketim maddesini satar gibi ederini ödeyerek raflarına, vitrinlerine koyacağına, ödemeden alıp işyerinde satışa sunmağı kültür hizmetinden saymaktaysalar size ne?
İçinizden biri şimdi:
- "Acaba" diye söze başlamıştır, bunu da bilmekteyim. "Bu kitapçılar Türkiye'den getirdikleri kitapları da 'Satıldıkça ödeyeceğim.' diyerek mi getirmektedirler?"
Türkiye'den Kıbrıs'a bu şekilde kitap gönderecek yayıncı ya da dağıtımcı az bulunur; hatta hiç bulunmaz desem bu yerinde bir yargıdır. Oradaki yayımcılarla dağıtımcılar kitap gönderip paralarını satıldıktan sonra alacak denli aptal değiller ki! Kitapçı önceden, parayı yatırmamışsa, kitaplar ödemeli olarak geldiğinde postada tutarı olan parayı vermeden kitap alamamaktadır. Dünlerde bazılarının yayınevini punduna getirip tek kuruş vermeden bir yayıncıdan kitap alıyor ve kitaplar satılsa da yayınevine tek kitabın parasını olsun göndermiyor olsa da bugünlerde gönderdiği kitapların parasını sonradan almağı kabullenen yayıncıların olacağını sanmamaktayım.
Şimdi de içinizden bir diğeri:
- "Yok da!" diyordur, "Bizde eskiden, aldığı kitapların parasını ödemeyen böyle kitapçı var mıydı?"
Bilmesem hiç söyler miyim? Payel Yayınevi'nin sahibi Ahmet Öztürk'ün yayımladığı kitaplardan alan ülkemizdeki ünlü bir kitapçı; yayıncıya tek lira vermediydi. Bunun üzerine Ahmet Öztürk, kitaplarının tanımını ve satışları yapmamı üstlenmemi isteyip kitap kapaklarından bir albümle ilgili satış anlaşma formalarını gönderdi. O yıllarda ehliyetim olmadığı gibi arabam da yoktu; dağıtım yapma olanaklarım kısıtlıydı. Bir şeycikler yapamadım. Payel, kaliteli kitapları dilimize çevirterek yayımlayan, sol görüşten şaşmayan yayınevlerinden birisiydi. Kitap okumağı sevmeyen toplumumuzda böylesi kitaplar için yeterince okur bulur muydum, bilemem ama hiçbir girişimde bulunamadım. Aldığı kitapların parasını ödemeyen kitapçıya borcunu göndermesini de söylemedim. Söylesem bile kabullenir miydi, sanmıyorum.
Israr etmeyiniz canım, o kitapçının adını vermem, veremem. Verip de başımı derde mi sokayım?
Sahi, ben size bir rüyamı anlatacaktım, değil mi? Dediğini, diyeceğini bir an sonra unutan, bambaşka şeyler anlatan o unutkan insanlardan biriymişim gibi bunca söze ne gerek vardı? Şimdi de bu yazdıklarımı öykü diye size okutmak için yayımlayacağım. İş mi bu Allah aşkına? Bir tasar yapmadan, usumda ne yazacağımı düşünmeden yazmağa başlarsam ortaya böyle entipüften bir öykü çıkar. İnanmayacaksınız belki ama yağmurlu bir rüyayı, öyküyü anlatacağımı anımsadım ya, tam burada bu anda; köylünün, çiftçinin günlerdir yağmasını beklediği ve bir türlü yağmayan yağmur başlamasın mı? Yağmurun yararları yanı sıra, birçok evi su bastığını ya da bilmem nereye düşen yıldırımın yaptığı zararı; ardından yağmağa başlayan o pirilli enekleri kadar iri dolunun ürünlere yaptığı zararları da anlatmağa kalkarsam rüyamı anlatmağa fırsat bulmayacağım demektir.
En iyisi, yağan yağmurla birlikte sadede gelmenin tam zamanıdır. Unutmadan rüyamı anlatıvereyim:
O rüyamda bulutların üzerindeydim. Yalnızdım, tuhaf şey; var oldukları yalnızca kutsal kitaplarda geçen, ressamların düşleyerek çizdikleri, bir de rüyalarda geçen meleklerden birisi olmadığım için kanatlarım da yoktu. Kanatsızdım ama yere düşmüyordum. Bulutların, o lekesiz pamuklar gibi bembeyaz bulutların üzerinde yürüyordum. İşin daha da tuhaf yanı neydi biliyor musunuz? Söylemezsem nereden bileceksiniz. Rüya gördüğümü, bulutların üzerinde yürüyorken bunun bir rüya olduğunu biliyordum.
Şimdi de içinizden bir başkası, şöyle demiş olabilir diye düşünüyorum:
- "Yok da! Bu kadarı da olmaz ki! Hem uyur olacaksın, hem rüya göreceksin, hem de bunun rüya olduğunu bileceksin. Pes vallahi!"
Niye yalan söyleyeyim? Rüya bu, bilinçaltımda bu bilme işi olamaz mı? Ben telefondaki saat ayarını altıya ayarlamasam bile, sabahın altısına yaklaşınca rüyamda altı olduğunu görerek ya da usumda altı olmak üzere olduğunu duyumsayarak hemen uyandığımı demeliyim. Rüya görürken bunun rüya olduğunu anlayışım, bilmem de böyle bir şey olamaz mı? Her neyse, şimdi anlattım ya rüyamı. Ama durunuz, daha bitmedi.
Bulutların üzerinde yürüyorken aşağılara baktığımda yeryüzüne şıkır şıkır sular dökülmekte, yağmur yağmaktaydı.
Uyanınca, rüyamda son olarak, şunu dediğimi de anımsadım:
- "Yağmur yere indi.".
MİSAFİR
Dün fena sıkıldım akşama kadar;
İki paket cigara bana mısın demedi;
Yazı yazacak oldum, sarmadı;
Keman çaldım ömrümde ilk defa;
Dolaştım,
Tavla oynayanları seyrettim,
Bir şarkıyı başka makamla söyledim;
Sinek tuttum, bir kibrit kutusu;
Allah kahretsin, en sonunda,
Kalktım, buraya geldim.
Orhan VELİ
Dostumun Penceresinden
Güneş kordan bir sini;
Bir kızıl sofra kurar.
Sanma ki bu sofrada
Bir lokmalık ekmek var.
Bu sofrada, sadece,
Görünmez bardaklardan
Yudum yudum içilir
Serin alevli mâna ..
Boğazımızdan geçmez
Bu sofrada içilen,
Üstümüz lekelenmez
Dökülen bardaklardan...
Üst üste bırakılan
Yorulmuş ayaklardan
Yavaş yavaş kaybolur
Şarabın kızıl rengi.
Hami T. ÖZSARUHAN
(Çardak, sayı:11, Haziran 1954)
|