Kibris Gazetesi
ARŞIV


EN ÇOK OKUNANLAR
5 ayaklı, çift cinsel organlı dana
'Karar seçimlik'
Rütbeler iki yıl sonra geri alındı
Ölümlü trafik kazası sanığı itham edildi
Kime karşı alıyorsunuz?
30 milyon TL alacak var
Hırsızlıkla suçlanan çocuklar 5 gün daha tutuklu
Bıçaklı saldırı olayının zanlıları, 8 gün daha tutuklu

YORUMLANANLAR
Rumların, oyunlarla hak araması sürece zarar verir [1]
Gazze saldırıları DAÜ'yü de gerdi [2]
Kime karşı alıyorsunuz? [7]
30 milyon TL alacak var [2]
5 ayaklı, çift cinsel organlı dana [2]
'Karar seçimlik' [3]
Arkadaşına tuzak kurdu, hapse gönderildi [2]
Marinero Restaurant'ta Y A N G I N [4]
Kabak çiçekleri başına iş açtı [5]
Türkiye kaynıyor [2]
Emisyon denetiminde 676 araçtan 243'ü sorunlu [1]
Tam bir skandal [11]
Hamitköy'e içilebilir su [1]
Potada mutlu son Levent ve YDK'nın [1]
Şeyho'ya 3 yıl [1]
Talat, seçim sürecinde tarafsız kalacak [2]
Maaşlar yargıda! [5]
Avcı: ÖRP, kilit parti olacak [2]



İnsanın cehennemi: Cennetlik domuz

Mehmet RATİP

Yazarın tüm yazılarını görüntüle
   26 Nisan 2008, Cumartesi Yorum Yaz        Yazdır        Arkadaşına Gönder

Christopher Hitchens'ın "God Is Not Great" (Tanrı Ulu Değildir) adlı kitabından ilginizi çekeceğini düşündüğüm önemli bir konuyu aktarmak ve açmak istiyorum. Hitchens kitabının üçüncü bölümünde soruyor: "Neden cennet domuz etinden nefret ediyor?"

Birçok dinin insanın yiyebilecekleri üzerine söylediği birçok şey vardır, fakat din ve diyet arasındaki ilişki genellikle yasaklar üzerine kuruludur. Katolikler cuma günleri balık yememeye artık özen göstermeseler de, Hindistan'da ineğin kutsallığını sorgulamak hâlâ mümkün değil. 1990'lı yıllarda "deli dana" hastalığı taşıyan, dolayısıyla hastalığı yaymamaları için öldürülecek olan ineklere bile sahip çıkmaya çalışmıştı Hindistan hükümeti. Fakat azimle varlığını sürdüren en eski "haram lokma" inek değil, domuz.

İlk olarak Yahudilerle birlikte ortaya çıkan "domuz nefreti, hatta korkusu", Yahudilerin ve Müslümanların (bir diğeri de "sünnet" olan) ortak yönlerinden birisini teşkil ediyor. Kuran'da Yahudilerin domuza dönüştürülerek kınanmaları ve bu kutsal tavıra rağmen Müslümanların bir Yahudi geleneği olan domuz tabusunu kabullenmeleri, Müslümanlara nedense hiç çelişkili görünmüyor. Çünkü din genel olarak çelişkileri sevmez, onları görmezden gelir, ve hatta "doğası gereği" çelişkileri göremez.

İslam dünyasında "domuz fobisi" o kadar yaygın ki İngiliz edebiyatçı George Orwell'in "Animal Farm" (Hayvanlar Çiftliği) adlı fabl tarzındaki "politik hiciv" romanı, sunduğu domuz karakterler kötü ve zorba olmalarına karşın, birçok Arap okulunda yasaklanmış durumda. Kötüledikleri bir hayvanın bir romanda bir kötülük sembolü olarak kullanılmasına bile tahammül edemeyen, kendi çelişkisinin cahili olan, tutarlılık yoksunu bir yaklaşımdan söz ediyoruz.

Çetin çiftlik koşullarında domuzların pek de sevilecek tarafları olmadığı sıkça gözlemlenir. Terbiye edilmesi zor olan bu hayvanlar zaman zaman kendi dışkılarını ve yavrularını yiyecek kadar iğrençleşebilirler. Fakat bir başka önemli gözlem de, pislik içerisinde tıkış tıkış yaşamak zorunda bırakılmadıkları takdirde, domuzların kendilerini temiz tuttuklarına, aileler yetiştirdiklerine ve birbirleriyle iletişim kurduklarına işaret etmektedir. Kaldı ki domuzun zekası, önemli bir kriter olan "beyin ağırlığının beden ağırlığına oranına" bakıldığında, yunusun zekasıyla neredeyse eş düzeydedir.

Tüm bu bilimsel gözlemlere rağmen, domuz özellikle İslam için bir kötülük simgesi olmaktan kurtulamamıştır. Ne var ki, her şeye muktedir olduğu söylenen bir Tanrı'nın bu derece tasvip etmediği ve reddettiği bir hayvanı niye yarattığı sorusunu "çocuksu bir mantık yürüterek" sormak elbette mubahtır.

Neyse ki dini önyargılar yanıltıcı olabilirler, çünkü domuzun ve insanın biyolojik akrabalıkları artık kanıtlanmış durumda. İnsan DNA'sının büyük bir kısmı, domuz DNA'sında da bulunmakta. Son genetik çalışmalar, domuzlardan insanlara deri, kalp kapakçığı ve böbrek nakli bile yapılabileceğini ileri sürüyor ve bu yönde hem hastaların talebi hem de bilimcilerin umudu artıyor. Şimdiden "domuz-adam" gibi çizgi roman tadında korkunç bilimkurgu senaryoları yazmaya gerek var mı, henüz bilinmiyor. Bilinen; derisinden kılına, etinden iç organlarına, bu hayvanın her şeyinin faydalı olduğu...

Fakat iki önemli gerçek daha var: Kesilirken, öldürülürken domuzun attığı o ürkütücü çığlık başka hangi canlının çığlığına benziyor, biliyor musunuz? İnsanın çığlığına... Peki bazı yamyam kabilelere göre insan etinin tadı başka hangi canlının etinin tadına benziyor, biliyor musunuz? Domuz etinin tadına... (Özellikle, itfaiyecilerin domuz eti yiyemedikleri söylenir; yangında yananın insan eti olduğu düşünülürse bu hiç de şaşırtıcı değil)... O halde, insan ve domuz arasındaki bu yakın bağ, Yahudileri ve Müslümanları niye bu kadar rahatsız etti ve etmekte?

Hitchens'ın cevabı hem ikna edici hem enteresan: Birçok eski kaynağa göre, ilk Yahudilerin domuza karşı tutumları "korkuyla karışık saygı" biçimindeydi. Domuzun tadı, çığlığı, zekası, rahatsız edici bir şekilde insana insanı andırmaktaydı. Bu yüzden, bazı eski kutsal metinlerin de ima ettiği gibi, insanların kurban edildiği ve yamyamlığın uygulandığı ilkel dinsel ayinlerde, yani insan ve domuz arasındaki ayrımın "çığlık" ve "tat" benzerliğinden ötürü bulanıklaştığı ortamlarda, domuz korkusu ve domuz sevgisinin iç içe geçtiği anlar yaşanmaktaydı.

Dolayısıyla, daha sonra yaygınlaşan yasağın/günahın öncesinde, serbest bırakılmış bir arzunun (öldürme ve yeme, tüketme ve yok etme yoluyla ölümlülüğü aşma arzusunun), birbirine karışan çığlıklar ve tatlar aracılığıyla açığa çıkardığı büyük ve (o döneme göre) anlaşılmaz bir korku vardı. Kutsal ve uhrevi olanla flört etmeye başlayan o eski insanın korku dolu tepkisini bugünün ışığında belki de şöyle ifade edebiliriz: "O küçük hayvan bize bakışlarıyla, çığlıklarıyla, tadıyla bir şey mi anlatmaya çalışıyor? Nasıl oluyor da bize benziyor?! Biz bu zavallı yaratıktan farklı değil miyiz?!"...

Göklere seslenerek yücelmeye çalışan insan, yerlerde sürünen bir hayvanda yansımasını görünce aniden dibe vuruyor ve varoluşunun temelini oluşturan bu devasa çelişkiyle (insan-hayvan, uhrevi-dünyevi, ölümsüz-ölümlü ikilemleriyle) boğuşmamak için "yasaklıyordu".

Yasakların varlığı, yasakçıların bastırdıkları arzularından, cezbedilmekten korkmalarından kaynaklanıyor. Yasak, yasakçının yoldan çıkmaması, gerçekle muhatap olmaması için yasak. Ahlaki, insani ya da sıhhi bir gereklilik olduğu için yasak değil; düşünme kapasitesi gelişmemiş, bu dünyaya hapsolmuş bir ölümlü olduğu gerçeğiyle yüzleşemeyen bir canlının zafiyetinden kaçabilmesi için yasak.

Domuz insana, insanın cenneti göklerde bulamayacağını, cenneti dünyada yaratmak zorunda kalacağını -ilkel bir düzeyde olsa da- anlatmıştı. Bir Tanrı adına kurban edilen o hayatlar "kutsal" olamazlardı, çünkü "domuz gibi zavallı bir hayvanla bile benzeşebilen bir yaşam türü nasıl kutsal olabilirdi, nasıl göksel olanı anlayabilirdi ki; insanı domuzdan bile farklılaştıramayan bir Tanrı nasıl kutsal, nasıl her şeye muktedir olabilirdi ki?"... Bu sorular yankılanmıştı eski yamyam insanın kafasında... Ve aynı insan, aynı kafa, akabinde bir cevap vermişti: "Sus, soru sorma, sorgulama, Tanrı uludur, domuz yasaktır!"

Bu tarihsel-sembolik gelişim çerçevesinde düşünecek olursak, yasakçı birisinin bugün tabuyu yıkıp domuzu yemeye başlaması, ilkel dinsel deneyimlerinden uzaklaşmaya çalışan insanoğlunun çok da özel bir "tür", bir "seçilmiş varlık" olmadığını kabullenme olgunluğunu göstermeye başlamasının kritik bir evresidir. Domuzu kutsamadan/lanetlemeden/kafirce yiyebilen "eski, yasakçı" insan, kendi kırılganlığı ve geçiciliğiyle barışmış "yeni, özgürlükçü" insana dönüşecektir.

   1472 defa okundu Yorum Yaz        Yazdır        Arkadaşına Gönder

Yazarın son 10 yazısı Yazarın tüm yazılarını görüntüle
03 Ocak 2009, Cumartesi   Raif Denktaş’ın anısına bir sav: Kuzey Kıbrıs’ın ‘militarist kapitalizm’ ilkesi
27 Aralık 2008, Cumartesi   Evrensel aklın habercisi: Muntazar El Zeydi potinlerini niçin savurdu?
23 Aralık 2008, Salı   Alexandros Grigoropoulos’un yokluğunun dünyaya armağanı: Anarşi
13 Aralık 2008, Cumartesi   Kara kedinin lütfu: Lanetlilerin politik birlikteliği için çağrı
06 Aralık 2008, Cumartesi   60. yılında Evrensel İnsan Hakları: Niçin? Hangi insan için?
29 Kasım 2008, Cumartesi   Görünmez sınıf ve silik öğreti: Bir ‘gözlemleyip adlandırma’ yarışması için çağrı
22 Kasım 2008, Cumartesi   Paul Virilio: Savaşın şehir plancısı ve kaza müzecisi
15 Kasım 2008, Cumartesi   Hannah Arendt’le düşünmek: Rüzgar gelecek delikleri açmak
08 Kasım 2008, Cumartesi   Jean-Luc Nancy: Savaşa ve ekotekniğe karşı ‘tekil-çoğul-olmak’
01 Kasım 2008, Cumartesi   Machiavelli’nin icadı: Kafir egemenlik



DÖVİZ KURLARI : .
DÖVİZ CINSI ALIŞ SATIŞ
1 DOLAR 1.5451 1.5560
1 STERLİN 2.3340 2.3513
1 EURO 2.0988 2.1136



YAZARLAR : .

Reşat Akar

Ortak devlet gibi ortak demeç de olmaz!

Ali Baturay

Gazze'deki dram

Mustafa Doğrusöz

Kırmızı çizgili yıllar (54)...

Akay Cemal

'Karasuları', Rus tatbikatı ve ...

Hasan Hastürer

Gaderi gara Lefkoşam...

Bilbay Eminoğlu

Bu ne biçim dünya?... Bu ne biçim insanlık...

Omaç BAŞAT

Haklıyız, gelecekten umutluyuz

Ahmet Tolgay

Klasik Sinema Kuşağımızda yarın akşam: WES...

Dilek ÇETEREİSİ

Meclisten Notlar (25/11/08)

Aysu Basri

SİNAN AYGÜN VATANDAŞ MI OLACAK?!

Emin AKKOR

Kriz kıskacında 3 tehlike

Uzm. Mine Çağlar

Sağlık dolu bir yaşama yolculuk

Dr. İsmail KEMAL

Seçim aracı olarak savaş

Oğuz Metiner

"El kârda, gönül yarda"

Psikolog Ayla Kahraman

Bir şans daha

Türem Delikurt

"Aile; anne-baba ve çocuklardan oluşan...

Harid Fedai

Yerli Haberler





© 2003 - 2006 Kibris Gazetesı
Tüm hakları saklıdır.
İzinsiz ve kaynak belirtilmeden yayınlanamaz.
Haber Merkezi: info@kibrisgazetesi.com
Sitedeki tüm harici linkler ayrı bir sayfada açılır. Kibris Gazetesı harici linklerin sorumluluğunu almaz.
Last Digital
eNewspaper Automation Software
Technology by:
                     
Dışarıya link Last Digital