|
Meşhur Fransız psikanalist Jacques Lacan 1969 yılında verdiği bir seminerine kısa bir anekdot anlatarak başlar:
"Bir gün birisi, belki de şu anda bu seminerde bulunan ama şüphesiz kendini tanıtmayacak olan birisi, ben tam bir taksiye binmek üzereyken konuşmak niyetiyle bana yaklaştı. Küçük motosikletini kenara çekti ve bana "Siz Dr. Lacan mısınız?" diye sordu.
-"Evet, benim," dedim, "Neden?"
-"Yine seminer verecek misiniz?"
-"Evet, tabii ki, yakında."
-"Nerede?"
Ardından -ki gerçekten bunu yapmamın bir mazereti vardı, ve mazeretim olduğu konusunda bana inanmasını rica ediyorum- ona şöyle cevap verdim: "Görürsün."
Küçük motosikletiyle o kadar hızlı uzaklaştı ki hem şaşkına döndüm hem de büyük pişmanlık duydum. Eğer bugün buradaysa, ona pişman olduğumu söyleyerek özür dilemek istiyorum, ve beni bağışlamasını umuyorum.
Aslında, bu bize bir insanın hiçbir şekilde yalnızca bir başka insanın aşırılıkları yüzünden şaşkına dönmediğini, ambale olmadığını anlama fırsatını sunuyor. Mutlaka her zaman karşımızdaki insanların aşırılıkları bizim aşırılıklarımızla rastlaşıyor, çakışıyor. Ben içinde bulunduğum aşırı bir zihin meşguliyetinden ötürü yakışık almadığını anında fark ettiğim o cevabı verdim."
Bu küçük anekdotta çok da derin anlamlar aramamıza gerek yok. Bu yazıda, Lacan'ın değerini kibarlığı ve duyarlılığı üzerinden ölçmeyeceğiz ne de olsa. Fakat Lacan'ın kendisini eleştirdiği son paragraf üzerinden, entelektüel yazılar ve bu tür yazıların okurları arasındaki ilişkinin doğasına dair bir gözlem yapmamız mümkün. Aykırı ve kolay anlaşılmayan fikirlerin sunulması -ki şüphesiz Lacan gibilerin yaptığı ve entelektüel yazıların amaçladığı da budur- bazı okurlara gereksiz bir "aşırılık" gibi gelebilir. Örneğin, bir Fransız psikanalistin karmaşık düşüncelerini anlamaya çalışma gibi bir entelektüel çabanın seçkin bir zümreye ait olduğu önyargısından hareket eden okur, entelektüel yazılardaki zor anlaşılan tuhaf düşünceleri "gereksiz bir aşırılık" olarak tanımlayabilecektir.
Gazete gibi gündelik yaşamla iç içe olan bir kamusal alanda entelektüel/felsefi yazılar yazmaya çalışan biri olarak Lacan'la hemfikirim: "aşırılıklarımızın çakıştığının" farkına varmamız gerek. Entelektüel yazıdaki "aşırı zihin meşguliyeti", sokaklardaki ve makamlardaki "aşırı zihin tembelliğiyle" çakışmaktadır; bir gazetede yayınlanan entelektüel yazılar aracılığıyla felsefeyle tanışmaya niyetlenebilen meraklılar ise hayatında hiçbir felsefeciyi okumamış olağan gazete okuruyla aynı sayfalarda, birkaç saniyeliğine olsa bile, rastlaşacaklardır.
Bu iki grubun, entelektüel olan ile kabaca umumi olanın birbirlerine yakışık almayan sözler sarf etmesi pek muhtemeldir. Önemli olan, Lacan'ın kısa hikayesinde yaptığı gibi, aşırılıklarımızın, yani uğraşlarımızdaki aşırı tezatın, bariz uyuşmazlığın sebep olabileceği duygusal tepkilerden (örneğin, "felsefe okuyunca karnımız mı doyacak?!" tepkisine karşılık "felsefe okuyamadığınız için böylesiniz!" tepkisi) pişmanlık duyup kendimizi eleştirmeye başlayabilmemizdir.
Gazeteler, "özeleştiri kültürünü" besleyebildikleri ölçüde, özeleştirel tepkilere (örneğin, "felsefeyi herkesin anlayabileceği dilden anlatmayı denesem, en azından denesem" veya "Ulan şu filozof kimmiş, neyin nesiymiş, biraz olsun anlamaya çalışsam" gibi) yol açabildikleri takdirde, sayfalarında buluşan "zıt" insanların uyumlu birlikteliklerine zemin oluşturabileceklerdir. Entelektüel yazıların en temel önemi de bu fikirde saklıdır zaten. Lacan ve motosikletli kızın sokakta rastlaşması gibi, entelektüel çaba ve gündelik yaşam (felsefe ve politika) ancak sokaklara mal olmuş gazetelerde rastlaşabilir.
|