Kibris Gazetesi
ARŞIV


EN ÇOK OKUNANLAR
İşte kızların hali
Tanınma istemek intihar olur
Zeyna yakaladı, 2 ay hapse çarptırıldı
Azılı dolandırıcı hapsi boyladı
37 ev soyuldu, bir kişi tutuklandı
İşlediği suçlar ortaya çıkıyor
Mecliste Kıbrıs mesaisi
Dereboyu'nda eğlence yola taştı
Köpek balıkları için kendini astı
Bağcıl'ın Bulgarları birbirine girdi
Akdeniz'in en güzeli: Bellucci
"Dirhemini yiyen köpek, kudurur"
Bandabulya'yı "keşvet, yaşa, hisset"
Futbol'da naklen yayın için ihaleye çıkılıyor
37 Suriyeli mülteciye 5'er gün hapislik
Hathaway Venedik'te

YORUMLANANLAR
Panayotis Necati'ye 2 gün [1]
Ekmeğe zam: Ekmek bugünden itibaren 1 YTL'ye satılacak [1]
Kazaya davetiye çıkaran yol [2]
İzinsiz inşaatların yapımı durduruluyor [7]
Yedidalga'da viraj tehdidi [3]
Kıvanç Buhara, ÖRP'ye katıldı [3]
Bayrağını al, Kıbrıs'a gel [6]
Çayönü'nde 30-40 yıllık 393adet servi ağacını kestiler [6]
Kalp hastalıkları kanserle yarışıyor [2]
Oynamadan da kazanılır: 1-0 [2]
Serdar Akgül, kızı için böbreğini satacak [5]
Rumlar Güzelyurt için yürüdü [7]
Süt atıkları çevreyi mahvediyor... Noro suyu fidanları kuruttu [3]
Sponsor olun 5 yıl reklamınızı yapalım [8]
Cihangir'in kuzeyi çöplüğe dönüştü [4]
Cihangir tam gaz: 2-1 [3]

Auctoritas, non veritas...

Mehmet RATİP

Yazarın tüm yazılarını görüntüle
   21 Haziran 2008, Cumartesi Yorum Yaz        Yazdır        Arkadaşına Gönder

Politika gerçeğe düşman mıdır? 20. yüzyılın belki de en önemli ve kesinkes en "farklı" düşünürlerinden Hannah Arendt bu soruyla yüzleşmek zorunda kalmıştı. Yahudi Soykırımı "Holocaust"un ("total yangın" demektir) mimarı olarak bilinen Nazi yarbay Adolf Eichmann 1961 yılında Kudüs'te yargılanırken Hannah Arendt bir muhabir olarak davayı izlemiş ve Eichmann'ın bir "canavar" olmadığı "gerçeğiyle" karşı karşıya kalmıştı.

Eichmann, Arendt'e göre, "kötülüğün banalliğinin" simgesiydi, çünkü Yahudilerin Nazi ölüm kamplarına yerleştirilmelerini sistematik bir şekilde gerçekleştiren bu yarbay "yalnızca yasalara uyduğunu, yasayla belirlenen görevini yerine getirdiğini" iddia ediyordu. Trajik olan ise şuydu: Eichmann "yalan" söylemiyordu. Birçoğumuzun en büyük politik erdem olarak sorgusuz sualsiz kabul ettiği şeyi yapan, yani "yasalara uyan" biriydi Eichmann. Birçoğumuz gibi sıradan bir insandı, "normal" bir vatandaştı.

Bu "soğuk" ve "rahatsız edici" gerçeği aktaran Arendt çeşitli tepkiler almıştı. Bu tepkilerden biri de (ki Arendt'e "politika gerçeğe düşman mıdır?" diye sorduran da bu tepkiydi) şuydu: Eichmann'ın normal ve sıradan bir adam olduğu "gerçek" olsa bile, "Holocaust" denen korkunç acılar ve suçlar yumağı karşısında "gerçeği" söylemenin ne anlamı vardı ki? Yoksa Arendt "dünya yok olacak olsa bile, gerçek açığa çıksın, konuşulsun" (Latincesi: fiat veritas, et pereat mundus) ilkesine körü körüne inanıyor muydu?

Bu, önemli bir sorudur ve güncel politikaya kıyısından köşesinden bulaşan herkesin kendi hesabına cevaplaması gereken bir sorudur. Politik meselelerin gerçeklerle ne alıp vereceği olabilir/olmalıdır? İçinde yaşadığımız dönem, "gerçeğin" şahsa göre değişen bir "görüşe" tekabül ettiğini, "fikir sahibi" sayısı kadar politik "gerçek" olabileceğini ima ediyor.

Gerçekten öyle mi peki? Gerçek, kaypak ve kaprisli bir mefhum mu? Arendt'e göre, hiç de öyle değil: Değiştirilemez hakikatler, doğruluklar var. "Naziler Yahudileri katletmedi" diyemezsiniz. Hoş, bunu ima eden manyaklar yok değil. Ama bu denli bariz bir gerçeğin inkâr edilmesinden çok, Arendt'in dikkat çekmek istediği şu: Politikanın (politik alanın, politik yaşamın) gerçekleri/olguları göreceleştirmeye, "tartışılabilir görüşler" düzeyine çekmeye tehlikeli bir yatkınlığı var.

Her toplum politikanın gerçeği tahrip etme yatkınlığına maruz kalır aslında. Her toplumda halkın kesin olarak "bildiği" ama dile getirmekten çekindiği "sözde sırları", "sessiz gerçekleri" vardır. İşte tam da "susturulmuş gerçekleri" olan toplumlarda "gerçek" mefhumuna pek yüz verilmez. Gerçek yoktur; tartışılabilen ve bireysel muhakeme yetimizin (dolayısıyla çıkarlarımızın ve gelip geçen heveslerimizin) insafına bırakılan görüşler vardır.

Herhangi bir görüşün gerçekliğini seçme ya da seçmeme, kabullenme ya da reddetme hakkımız saklıdır, hep vardır. Ama somut, değişmez, "olmuş bitmiş" gerçek yoktur. Varsa da, bireyseldir, yeniden gözden geçirilmeye açıktır; yani "toplumsal bir olgu" değildir. Bu fikri, yani "toplumsal olguların en kötü ihtimalle yokluğunu, en iyi ihtimalle tartışılabilirliğini" esastan kabul eden bir toplumda ise, "toplumsal yaşamdan" bahsetmek abestir; çünkü bireylerin ortak bir paydadan hareketle "birliktelik" oluşturabilmelerini sağlayan, "paylaşılan" bir gerçeklik yoktur.

Dolayısıyla Arendt'in günümüzde hâlâ geçerliliğini koruyan bir uyarısı vardır: Kesinleşmiş, kanıtlanmış, verili bilgiler ışığında herkesin üzerinde uzlaşabileceği gerçekler korunmuyorsa, bu gerçekler yadsınıyorsa, bu gerçeklerin unutulması teşvik ediliyorsa; o zaman "fikir/düşünce özgürlüğünü" savunmak büsbütün maskaralıktır. Çünkü tartışılamazlığı açık, varlığı net olan gerçeklerin yokluğunda, politika ancak yalanların ve örtbasların tartışıldığı bir alan olabilir. Teslim ettiğimiz gerçekler olmazsa, politik fikir/duruş sahibi olma hakkımız yalan olur.

Kuzey Kıbrıslılar bu meseleyi iyi düşünsünler. Nesnel ve tarihsel olarak hangi gerçeklere sahipler? Bunları açıkça söyleyebiliyorlar mı? Söyleyemiyorlarsa, buna ne engel oluyor? Geçen hafta saygıyla andığımız Thomas Hobbes'un hatırlattığı gibi politikayı politika yapan veya Nazi yarbayın bile uyduğu yasayı yasa yapan, "gerçek" değil, "otorite" midir (auctoritas, non veritas)? O halde, kimin verdiği, kimin uyguladığı otorite? En azından bu soruya "gerçek" cevaplar verebilmemiz dileğiyle...

   687 defa okundu Yorum Yaz        Yazdır        Arkadaşına Gönder

Yazarın son 10 yazısı Yazarın tüm yazılarını görüntüle
30 Ağustos 2008, Cumartesi   Nagasaki'den Kıbrıs'a, Weller'den Mamas'a
23 Ağustos 2008, Cumartesi   Bir cinayetin yıldönümü
16 Ağustos 2008, Cumartesi   Sol'un "hasımsızlığı"
09 Ağustos 2008, Cumartesi   Ölüm, sorumluluk, sır
02 Ağustos 2008, Cumartesi   Kara Şövalye ve siyasetin trajedisi
26 Temmuz 2008, Cumartesi   Sendikal lakayıtlık: Ya kapitalizm gidecek, ya da biz...
19 Temmuz 2008, Cumartesi   Olağanüstü hallerimiz
12 Temmuz 2008, Cumartesi   Kılavuzu Kissinger olanın...
05 Temmuz 2008, Cumartesi   Tahtası eksik bir ülke ve "su tahtası" eksik bir adam
28 Haziran 2008, Cumartesi   Carlin vs. Ölüm



DÖVİZ KURLARI : .
DÖVİZ CINSI ALIŞ SATIŞ
1 DOLAR 1.2122 1.2207
1 STERLİN 2.1588 2.1749
1 EURO 1.7582 1.7706



YAZARLAR : .

Başaran Düzgün

OKUYUCU GÖRÜŞLERİ

Ali Baturay

HÜKÜMET, EŞEL-MOBİLLE OYNAYARAK KENDİ KUYU...

Hasan Hastürer

Unutulduk!!!

Mustafa Doğrusöz

Kırmızı çizgili yıllar(39)...

Akay Cemal

Paylaşıma var mısın, yok musun?..

Ahmet Tolgay

Trodos: Dünü ve bugünü...

Bilbay Eminoğlu

Bakalım buna ne diyecekler?

Hüseyin EKMEKÇİ

Sonay Adem ne demek istedi?

Dilek ÇETEREİSİ

"2 tel saçım da çıktı"

Aysu Basri

İRADE ve ÖDEV

Dr. Umut Altunç

Ateşli Çocuğa Nasıl Yaklaşmalı?

Uzm. Mine Çağlar

Akciğer kanseri

Türem Delikurt

Tüp Bebek Yöntemi: 30 yıllık bir geçmiş ve...

Dr. İsmail KEMAL

Müzakereler başlarken

Emin AKKOR

Zayıf halka bulunup, çekiliyor

Oğuz Metiner

Ramazan'a girerken

Psikolog Ayla Kahraman

OKUL

Naile SOYEL (GIDA MÜHENDİSİ)

Aflatoksinden korkmalı mıyız?

Mehmet RATİP

Nagasaki'den Kıbrıs'a, Weller'...

Dr. Orhan Aydeniz

Dünya Barış Günü

Harid Fedai

(Geçen haftanın devamı)





© 2003 - 2006 Kibris Gazetesı
Tüm hakları saklıdır.
İzinsiz ve kaynak belirtilmeden yayınlanamaz.
Haber Merkezi: info@kibrisgazetesi.com
Sitedeki tüm harici linkler ayrı bir sayfada açılır. Kibris Gazetesı harici linklerin sorumluluğunu almaz.
Last Digital
eNewspaper Automation Software
Technology by:
                     
Dışarıya link Last Digital