Artık toplum için bireysel özverilerin söz konusu olmadığı bir sosyal yapıdayız. Herkeste bir bireycilik, benden sonrası tufan, gemisini kurtaran kaptan havası... Buna bir rehavet ortamı da diyebiliriz... Ama yıllar önceki o özveri ruhu , bireyin kendini topluma adama ideali olamasaydı, bugünkü ortama gelebilir miydik?..
Ben diyorum ki asla gelemezdik... Dahası, toplum olarak Kıbrıs'ın haritasından da silinirdik...
Bugün size bir Kıbrıs Türk insanının öyküsünü anlatacağım... Yarım yüzyılda değişen yaşam koşullarımızın boyutunu anlayabilmeniz için bu öyküyü, bugünün öyküleriyle bir kıyaslayın bakalım...
Vehbi Mahmutoğlu... Şimdiye dek onun ve arkadaşlarının öyküsünü hep başkalarının ağzından dinlemiştim... Bir de bizzat kendisinin ağzından dinleme merakıyla yanıp tutuşuyordum. O ve arkadaşlar Kıbrıs Türk halkının var oluş mücadelesinde "bereketçiler" olarak anılmaktadır... Ama Vehbi Mahmutoğlu'nun bu bereketçiler efsanesinde özel bir yeri vardır. Çünkü bereket yoluna ilk çıkan o idi... Diğerleri ona katıldılar ve onu izlediler... Ona "İlk bereketçi" de diyebiliriz...
Şimdi 72 yaşında olan Vehbi Mahmutoğlu ile Küçükerenköy'deki evinin balkonunda buluştum... Evin önünden bir yol geçer... Yolun ötesi uçurum... Ve uçurumdan öteye uzanan Akdeniz'in engin mavilikleri... Manzara muhteşem... Denize âşık adam için vazgeçilemeyecek bir manzara... Vehbi Mahmutoğlu ne denli cesur bir denizci olduğunu 50'li yılların sonunda yeterince kanıtlamıştı...
Yiğit bereketçi, şimdi felçli bedeniyle tekerlekli sandalyeye bağımlı... Ellerini ve ayaklarını kullanamıyor... Suyunu bile kendisine Kanada'dan gelen oğlu Mahmut içirmekte... Eşi "Hep içki yüzünden oldu böyle" diyor... Sadece içki mi?.. Ya geçmişteki o çetin yaşam?.. Çekilen stresler ve sıkıntılar?.. O inanılması zor yılların insan bedenindeki birikimleri de hesaba katılmalı... Stresler ve acılarla dolu yıllardan sonra yaşayan cenazeye dönüşen daha nice insanımıza tanık oldum...
Balkonunda bulunduğum muhteşem manzaralı ev Vehbi Mahmutoğlu'nun sağlıklı günlerinde bir balıkçı restoranıydı... "Vehbi'nin çok güzel günleri oldu burada" diyor eşi... O güzel günleri renkli karelerde donduran yığınla fotoğraf gösteriyor... Mahmutoğlu turistlerle haşır neşir ve elinde hep viski bardağı...
Son derece berrak belleğindeki anıları aktarıyor bana...
"Rum Türk karışık, Limni madeninde boğaz tokluğuna çalışıyorduk... En iyi arkadaşım benden 2 yaş büyük Andrea, mert bir Rum çocuğu. Yıl 1955... EOKA o yıl faaliyete geçer. Bizim Türk işçileri Dillirga'dan madene taşıyan otobüs bir gün kurşun yağmuruna tutulur... Ölenimiz olmaz ama yaralananımız çok olur. Madene gidemez oluruz. Baf'ta Abdullah ve Lisani çavuşların vurulduğu günler... Sonra diğer bölgelerden de Türklere yapılan saldırıların haberleri gelir. Bizim Dillirga, Rumların kuşatması altında... Köyümüzden her çıktığımızda canımız avucumuzda. Rum Komünist İşçi Sendikası PEO'ya üyeyiz. Andrea ile birlikte Lefkoşa'daki bir PEO toplantısına gittik. Benim esas amacım Türk işçilerin güvenlik içinde olmadığını duyurmak ve güvenlik önlemi istemek. Bir de baktık girdiğimiz binanın duvarında üniformalı ve silahlı bir Stalin fotoğrafı. Üzerinde de 'Silahını terk etme çünkü sen bizi kurtarma sözü verdin' yazısı. Hemen yanında 4 metrelik bir Yunan bayrağı. Ve ENOSİS sloganları... Andrea da şaştı bu duruma. 'Bunlar nasıl Komünist be? Rumlarla Türkleri birbirine kırdıracaklar' dedi. Artık kendimizi saldırılara karşı savunmak zorunda olduğumuzu ben o gün orada kesinlikle anladım."
Olası saldırılara karşı Dillirga'da yerel örgüt kurarlar. Savunma silahları bir tabanca, birkaç av tüfeği ve nacak... Örgüte silah gerek... Cebine 40 pound koyan genç Vehbi, Lefkoşa'nın yolunu tutar... Dr. Fazıl Küçük'le görüşmeyi başaramaz. Kıbrıs Türk Kurumları Federasyonu Başkanı Rauf Denktaş'ın kapısına dayanır... Yanına koymazlar kendini... Görevlilere silah istemek için geldiğini söyler ve oradan ayrılmayacağını bildirir. "Oradakiler bu Dilliro da nereden çıktı havalarında bana bakıyorlar..." En nihayet Denktaş tarafından kabul edilir. Bu yerden bitme Dillirga delikanlısına gözlüklerinin üstünden bakan Denktaş "Hani ne arar silah da sana vereceğiz?" der. Hayal kırıklığıyla oradan çıkar. Daha önce Kara Çete'nin ve Volkan'ın üyesi olmuştur. Bu kez devrede olan TMT'dir. Orada burada, yarı Türkçe, yarı Rumca TMT'ye kaydolmak istediğini söyler. Devamlı olarak bisikletli bir gencin takibindedir. Büyük Han'da bulunduğu bir gün Türklerle Rumlar arasında büyük bir kavga çıkar. Türklerin safında yerini alıp Rumlara girişince günlerdir kendisini izleyen bisikletli delikanlı yanına yaklaşır ve "Sevdim seni. Tam aradığımız adamsın" der. TMT ile ilk teması onun sayesinde olur. Vehbi'yi TMT ile buluşturan Mehmet Ali Akpınar'dan başkası değildir. Ama istediği silahları TMT'den de alamaz... Çünkü TMT'nin yeterli silahı yoktur... Gerisini yine ondan dinleyelim:
"Köyüme döndükten sonra bendeki huzursuzluk daha da büyür... Rumlar habire saldırmakta... Günler kan revan içinde akıp geçmekte... Silahsız nasıl savunacağız kendimizi?... Ufak bir balıkçı motorum vardı. 1958'in Haziran ayında yanıma arkadaşlarım Asaf ile Cevdet'i de alarak Türkiye'ye doğru yola çıktık. Amacımız oradan direnişe silah taşımak. İngiliz devriye botlarına yakalanmamak için gündüz balıkçı numarası yaptık, gece yol aldık. Motorumuz 3 saatte 4 deniz mili yapmakta... Galadran'a çıktığımızda hemen yakalandık. Mülteci mi, yoksa kaçakçı mı olduğumuz araştırılıyor. Yetkililere derdimizi anlatıncaya kadar anamızdan emdiğimiz süt burnumuzdan gelir. Ankara'dan gelip bizi sorguya çeken o hiç gülmeyen adamın Dr. Burhan Nalbantoğlu olduğunu daha sonra öğrenecektim. Meğer Mehmet Ali Akpınar da o günlerde Ankara Zir'de eğitimdeymiş. Olayı ve adımı duyunca benim hakkımda olumlu konuştu, yakayı kurtardık."
Özel Harp Dairesi'nin kılı kırk yaran elemanları Vehbi ile arkadaşlarının amacını anlayınca onları boş göndermezler. Bereketçi motoruyla ilk silahlar o maceradan sonra Dillirga'ya ulaşır... Daha sonra bunu sayısız tehlikeli sefer izler... Canları hep avuçlarında... Bir seferinde İngiliz hücumbotlarından kaçmaya çalışan bereketçi motoru azgın sularda kaybolur. Vehbi'nin 3 bereketçi arkadaşı Akdeniz'in derinliklerine gömülür. Vehbi Mahmutoğlu, kendi malı olan motoruyla direniş silahlarıyla birlikte üniversiteli öğrencileri de Dillirga'ya taşır... Sefer olmayan günlerde mevzide nöbettedir... Onun ve arkadaşlarının ölümü göze alarak Türkiye'den Kıbrıs'a taşıdığı silahlarla, on bir yıl boyunca yapılan toplumsal savunmada, mücahitlerimiz donatılır...
Soruyorum kendisine: "Tüm bu zorlu uğraşlarının karşılığı olarak bir ödenek alıyor muydun?..." Yanıt veriyor: "Ne ödeneği?.. Balıkçılıktan kazandığımı hem ailem ve hem de bu iş için harcıyordum..."
Şu anda bu sağlıksız halinde sosyal sigorta maaşı ile geçinmeye çalışan Vehbi'nin kardeşi Celal Mahmutoğlu da tıpkı ağabeyi gibi bereketçi destanına adını yazdırmış kahramanlardan biri... Yakın geçmişte kanserden yaşamını yitirdi...
Vehbi Mahmutoğlu, benimle buluşmasından bir gün sonra, geçen çarşamba günü Lefkoşa'daki Bülent Ecevit Rehabilitasyon Merkezi'ne kaldırıldı... Bugün yayımladığım fotoğraf, onun sağlıklı günlerinden bir görüntü...
O, romanlara konu olacak serüvenlerin adamı... Bu kez okurlarıma soruyorum: Özveriyi ve varlığını topluma adamayı yaşam biçimine dönüştürmüş Vehbi Mahmutoğlu neslinden insanlarımız olmasaydı, bugünleri görebilmemiz olası mıydı?.. Acil şifalar dilerim Vehbi ağabeyimize...
|