|
Bir günlüğe sıkıştırılan İstanbul seyahatimin büyük bölümünü kapalı odalarda toplantı halinde geçirdim.
Gece saat 22.00 sıralarında otele dönüş yolunda taksi ile Beşiktaş iskelesi önünden geçerken, sokak çalgıcılarından yükselen ritimler ve kaldırıma kurulan el işleri tezgâhları cezp etti beni.
Taksiden inip bir süre yürüme ve boğazın iyot yüklü kokusunu teneffüs etme isteği depreşti içimde.
Öyle de yaptım.
Ağır çalışma koşulları ve stres yüklendiğim günlerden sonra ilaç gibi geleceğini düşünmüştüm, İstanbul boğazına paralel yürüyüp, kalabalıkların içine karışıp, sokak çalgıcılarını dinleyip, tezgahlarda satılan göz nuru el işlerine bakmanın.
Yanılmışım.
Daha ikinci adımda gördüğüm eli silahlı polis özel birlikleriyle irkildim.
İrkilmem, daha 3 saat önce televizyonda dinlediğimiz ve yorumunu yaptığımız haberdendi.
Patlayıcı yüklü 3 araç İstanbul'a gönderilmişti ve kalabalık mekânlarda havaya uçurulacaktı.
Böyle diyordu televizyon haberleri.
Daha 2 hafta önce Güngören'deki patlamalar düştü aklıma ve içgüdüsel olarak kalabalıktan hızla uzaklaşma isteği ağır bastı.
Hızlı adımlarla uzaklaştım da.
Denize karşı sıralanan boş banklardan birine oturdum.
Bir süre boğazı seyrettim.
Sonra içime garip bir sıkıntı çöktü.
Teslim olmuştum galiba.
Yaşamdan elimi ayağımı çekmeyi ve gidip bir otel odasına kapanmayı tercih etmiştim.
Kişisel güvenliğim için "onların" istediği gibi davranmıştım.
İşi bittiğinde evine kapanan, kapısını penceresini örtüp korku içinde yaşayan ve yaratmaya çalıştıkları "korkunun krallığı" düzeninin uysal birer vatandaşı olan o model gibi olmuştum.
***
Zaman zaman kendime itiraf etiğimde mahcubiyet duygusu yaşıyorum fakat benzer davranışları aslında İstanbul gibi teröre açık hedef olan bir yerde değil buralarda da yaşıyorum.
Özellikle de Güney'e ailecek yapılan seyahatlerde.
Örneğin APOEL kulübünün oradaki trafik ışıklarını kullanmamayı tercih ediyorum.
Makarios Caddesi'ne paralel caddeye gitmiyorum.
Hilton otel önündeki caddeyi değil ara sokakları kullanıyorum.
Trodos'un Goççina'ya bakan dağ köylerinden geçerken dikkatli oluyorum.
Sadece Yunan bayrakları asılı kahvelere ve restoranlara oturmuyorum.
Ülkenin Kuzey'i değil Güney'i de bizimdir ve her koşulda ziyaret etmek gerekir şeklinde düşünmeme rağmen, gergin günlerde kendimi kısıtlıyorum.
Ve maalesef kendi ülkemde de "onların" istediği gibi davranıyorum.
Eğer bir barış olacaksa ki iki liderin samimi bir şekilde çalışacaklarına inanıyorum, eğer bir barış olacaksa önce kafamızdaki korkulardan arınmamız gerekecek herhalde.
Sonra psikolojik duvarları yıkmalıyız.
Bunun için de liderlere büyük görevler düşüyor.
Çünkü liderlerdir halkın öncüleri.
Korkunun krallığını yaratmaya çalışanların panzehiri.
|