|
Saçları dağılmış, sakalları uzamış ve elleri kelepçeli fotoğrafı nerdeyse bütün gazetelerin birinci sayfasındaydı.
İnanılmaz bir hüzün kapladı içimi.
Anılar tünelinde, 1987 yılının Ankara'sına, Elmadağ'a gittim.
Demokratik yaşam henüz vesayet altındaydı.
12 Eylül cuntası siyasi partilerin kurulmasına izin vermişti fakat demokratik kitle örgütlerini kurmaya yeltenenler inanılmaz baskılara maruz kalıyordu.
Üniversitedeki koşullar giderek ağırlaşıyordu.
Amfilerde sivil polisler fink atıyor, üniversiteye doldurulan görevlilerin kurduğu espiyonaj düzeni tıkır tıkır çalışıyor ve sudan sebeplerle tutuklamalar yapılıyordu. Eski personel bir bir ayrılmıştı, ne yemeklerin tadı vardı ne de verilen hizmetlerin kalitesi kalmıştı.
Karar verdik öğrenci derneği kuracaktık.
Hem rejime inat örgütlenme hakkını savunacaktık hem de daha iyi bir üniversite için mücadele edecektik.
Ankara en soğuk kışlarından birini yaşıyordu.
Diz boyu kar vardı her tarafta.
Polis takibine takılmayalım diye Ankara'nın kilometrelerce uzağında Elmadağ'da toplantı yapmayı uygun bulmuştuk.
Yüksek rakımdan dolayı Elmadağ'da kar insan boyuydu.
Toplantıya piknik süsü verecektik. Görenler üniversiteli gençlerin piknik yaptığını sanacaktı.
Ama biz derneğin ilkelerini saptayacak, çatısını oluşturacaktık.
Ne bir masa ne bir mangal, şehirden getirdiğimiz simitleri önümüze serdik, geniş bir daire oluşturup karların üzerine oturduk ve "pikniğe" başladık.
Sonradan düşündüğümüzde komik bir halimiz vardı.
Kendi kendimizi bile inandıramamıştık "piknik" yaptığımıza.
"Pikniği" organize eden Osman ve Tuncay'a sert eleştiriler yöneltmiştik bu yüzden.
Daha "ikna edici" bir "piknik" düzenleyebilirlerdi.
"Ulan simit yemek için dağ başına mı geldiniz?" sorusuna verecek yanıtımız yoktu.
Şükür ki duyan ve gören olmamıştı bizi.
***
Türkiye sol hareketinin amip gibi bölünme ve birbirini hırpalama özelliğine ben o toplantıda tanık olmuştum.
Sonuçta kuracağımız yasal bir öğrenci derneğiydi, illegal bir örgüt değil. Yöneticilerimizi seçecek ve gidip valiliğe başvuracaktık. "Türkiye artık demokrasiye geçti" sözünün gerçek olup olmadığını test edecektik.
Elma Dağ'da birbirimizi hırpalayıp durduk. Herkes kendi ideolojik görüşünü dayatmaya çalışıyordu.
Toplantıyı ben yönetiyordum ve derneğin bir çatı örgütü olmasını savunuyordum.
Her görüşten insan üniversiteli öğrencilerin sorunlarıyla ilgilenmek için bir araya gelecekti.
Bu nedenle ilkeler herkesi kucaklayabilecek türden olmalıydı.
Benim, Üniversite Temsilciler Konseyi deneyimim vardı ve başarıyla çalışan bu örneği öneriyordum Türkiyeli arkadaşlara.
Orada gücün etkili olduğunu görecektim.
Farklı guruplardan arkadaşlar birbirlerine güç gösterisi yaparak yönetimi ele geçirmeye çalışıyorlardı.
Bu yüzden verimli bir toplantı olmamıştı.
Dağılmıştık ve ben bu çalışmalardan kopmuştum.
Onlar devam ettiler.
O toplantıyı organize edenlerden birisi olan ve simitlerle yaptığımız "piknikte" bize saz çalan Tuncay Özkan da kopmuştu.
Cumhuriyet gazetesinde Uğur Mumcu'nun asistanı olarak işe başlamıştı ve aktif gazetecilik yaşamına geçmişti.
Biz mezun olup ayrıldığımızda O, bizim kuşağın en deneyimlisi olarak meslek hayatına atılmıştı bile.
Zaten bizim kuşağın en tanınmış gazetecisi olacaktı daha sonra.
Uğur Mumcu'nun katledilmesiyle başlayan süreçte meslek basamaklarını hızla çıkacaktı.
Son yaşadığı macera da böylece başlamış olacaktı.
***
Yıllar tipimizi değiştirirken ve yaşlarımızı bir bir tüketirken, Ankara'nın gecekondu mahallesinden çıkan Tuncay Türkiye'nin kaderine hükmedecek noktalarda ulaştı.
Ara sıra yaptığımız görüşmelerde ayrı şeyleri savunsak da üniversiteli iki gencin heyecanıyla doluyduk yine de.
Tuncay, heyecanlı, coşkulu ve agresif yapısını sürdürüyordu.
Sanırım hep öyle sürdürecek de.
Şimdi kendisi gibi tutuklu olan bazı "milliyetçi" avukatların Türkiye'de bana karşı yürüttükleri operasyonu Tuncay engellemişti.
Eski Cumhurbaşkanı Necdet Sezer ile ilgili yazdığım yazı nedeniyle tutuklanmamı talep ediyorlar ve Cumhuriyet Başsavcılığına baskı yapıyorlardı. Eşzamanlı olarak "milliyetçi" gazete ve kanallarda aleyhime bir kampanya başlatılmıştı.
Sahibi olduğu Kanal Türk de bu kampanyaya dahil edilmek isteniyordu.
Buna engel oldu.
- "Oğlum Türkiye'ye gelme seni tutuklatacağız" diye dalgasını geçti ama gereğini de yaptı.
O dava burada açıldı bana. Dışişleri Bakanlığı Müsteşarının başvurusu ve savcılığı marifetiyle.
Süleyman Ergüçlü ve Fehim Nevzat ile birlikte hâlâ yargılanıyoruz.
***
Türkiye'de, bizim alışkın olmadığımız koşullarda siyaset yapılıyor.
Uzlaşma kültüründen yoksun sert ve acımasız.
Buna, 1987 yılında Gazi Üniversitesi Basın Yayın Yüksek Okulu'nda gazetecilik eğitimi alan bir grup öğrencinin Elma Dağ'da yaptığı "piknikte" tanık olmuştum.
Tarihten gelen bir özellik ve öyle de süreceğe benziyor.
Tuncay Özkan'ın Ergenekon ile ilişkilerinin ne olduğunu bilmiyorum.
Kendisi, Türkiye'nin koşullarına uygun sert bir mücadelenin içindeydi.
Başına gelecekleri de biliyordu.
Öğrencilik yıllarında sazıyla söylediği Metris türkülerindeki gibi şimdi Metris Cezaevi'nde yatıyor.
Erken zamanda kurtulur umarım.
Türkiye erken zamanda uzlaşma kültürüne, hoşgörüye ve çağdaş demokrasiye ulaşır.
Yoksa kendi kendini tahrip etme üzerine kurulmuş bu sistem Türkiye'nin önündeki en büyük engeldir...
|