|
Canavar Sofrası oyununda beni en çok etkileyen Hüseyin Köroğlu'nun yönetmen konumdaki duruşu oldu... Sanatın evrensel yanı bir yana her sanatçı kendi toprağında ürün vermekten mutlaka ayrı bir sanatsal haz duyar. Köroğlu bu oyunda onu yaşadı. Oyun bitti söz sırası ona geldi, konuştu ama sözcükler yetmedi duygularını taşımaya... Tam o anda göz yaşları imdadına yetişti
Bu satırların yazarı olarak haddimi bilirim. Şartlar bizi her konuda yazma noktasına taşıdı. Her konuda yazmak her şeyi çok iyi biliyoruz gibi asla algılanmamalı. Uzmanlar az konuda çok şey bilir. Bizim gibiler ise çok konuda az şey...
Az bildiklerimizle bilginçlik satmayız... O bildiklerimizle farklı konuları, uzak olmadan paylaşırız okurlarımızla.
Kendi adıma belirteyim her gün ortalama 15-18 saat çalışırım. Öğrencinin ders çalışması gibi çalışırım konuları...
Tiyatro yazıları da yazdım. Gün oldu tiyatroyla ilgili yazdıklarım tiyatromuzun ustaları tarafından öne çıkarıldı. Tiyatro eleştirmeni gibi yazmadım, tiyatro eleştirmeni olmadan yazdığımı da hep belli ettim.
Cuma akşamı Vahe Katche'nin yazdığı Hüseyin Köroğlu'nun da yönetmen olarak sahneye taşıdığı Canavar Sofrası'nı izledim YDÜ'nün Atatürk Kültür ve Kongre Merkezi Büyük Salonu'nda.
Oyunun öne çıkan sahibi Lefkoşa Belediye Tiyatrosu... Ancak ilk özelliği kazandıran yanı Lefkoşa Belediye Tiyatrosu ile İstanbul Büyükşehir Belediye Tiyatrosu'nun işbirliği ile sahnelenmesi. Oyuna İstanbul'dan katkı koyan arkadaşların katkısı fark edilir. Ancak bizim oyuncularımızın sanatsal düzeyi de fark edilir.
Canavar Sofrası oyununda beni en çok etkileyen Hüseyin Köroğlu'nun yönetmen konumdaki duruşu oldu... Sanatın evrensel yanı bir yana her sanatçı kendi toprağında ürün vermekten mutlaka ayrı bir sanatsal haz duyar. Köroğlu, bu oyunda onu yaşadı. Oyun bitti söz sırası ona geldi, konuştu ama sözcükler yetmedi duygularını taşımaya... Tam o anda göz yaşları imdadına yetişti.
Hüseyin Köroğlu'nun duygu seli şelale gibi akarken ben de sizler için Kıbrıs ağzıyla kocaman maşrabbayı doldurmak istedim...
"Anlat Sevgili Hüseyin Köroğlu" dedim, Hüseyin de anlattı... İşte anlattıkları:
"... Evet, bundan tam bir yıl önceydi, Yaşar Ersoy usta ile İstanbul'da İstanbul Şehir Tiyatroları ve Lefkoşa Belediye Tiyatrosu arasında ortak bir proje üretmenin tohumunu toprağa attık. Yaşar usta ile birlikte bir yolculuğa başladık o gün. Yani ana rahmine düştü çocuk...
Öncelikle şunu belirtmeliyim ki, konservatuvara girmek benim için bir düştü; gerçekleşti, Othello Kalesi'nde "Othello" oyununu hayata geçirmek bir düştü; gerçekleşti, Kıbrıs'taki Don Kişot'larla bir dünya yaratmaktı; "Canavar Sofrası" oyunu ile bu düş de gerçekleşti.
Hep söylediğim gibi, bir oyunun hayata geçmesi, hamile bir anne adayının çektiği sıkıntılara nerede ise bire bir benzer. Anneler beni çok iyi anlayacaktır. Bizler de çok sıkıntılar çektik. Eminim ki bundan sonra da sıkıntılar çekmeye devam edeceğiz. O kutsal anne, "Canavar Sofrası" adlı çocuğunu "Her şeye rağmen." 26 eylül 2008 tarihinde, Lefkoşa'da, Yakın Doğu Üniversitesi'nin AKKM sahnesinde, başarılı bir şekilde doğurdu. Doktorların çoğu doğumdan çok çok memnun. Fakat kötü niyetli doktorlar da yok değil.
İlerde çocuğumuzun iyi bir "Doktor" olmasından çok korkuyorlar. Ya büyüyüp adam olunca, çocuğumuz "Doktor" olmaya karar verirse? Ödleri kopuyor! Bu yüzden doğuma temkinli yaklaşıyorlar. Ama unutulmamalı ki, "Su akar, yolunu bulur." Çocuğumuz henüz kundakta, emekleyecek, yürümeye başlayacak, "Ba-ba", "An-ne" diyecek, ilkokula, ortaokula, liseye, üniversiteye gidecek. Okulunu bitirdikten sonra da meslek hayatına atılıp, "Gerçek." dünya ile, o canavar dünya ile karşılaşacak.
Bizler insanoğlunun her türlü maskını taşımaya çalıştık tiyatronun o büyülü mabedine. Sanalla gerçeğin iç içe karıştığı günümüzde, yaşananların çoğunun ne kadar gerçek, ne kadar canavarca olduğunun aynasını tutmaya gayret gösterdik, anlayana. Popüler kültürün egemen olduğu günümüzde, bazı değerlerimizi nasıl ayaklar altına aldığımızın aynasını tuttuk, yine anlayana.
Kendimize inşa ettiğimiz sırça kümeslerimizde nasıl yalnızlıklar içinde yaşadığımızı, mutluluk maskesi ile gülücükler dağıtırken, gerçeğin pek o kadar basit olmadığının altını çizmeye çalıştık, yine anlamaya çalışana. "Bana dokunmayan yılan bin yaşasın." diye diye, ne değerleri ayaklar altına aldığımızın sorusunu yönelttik seyircilerimize ve kendimize de tabii ki.
Sevgi ne demek? Dostluk ne demek? Arkadaşlık ne demek? Sırdaşlık ne demek? Emek ne demek? Yaşamak ne demek? Ölmek ne demek? Egoist yaşamak ne demek? Savaş ne demek? Barış ne demek? Sorular, sorular...! En son bu soruları kendimize ne zaman sorduk acaba? Ya da sormaya niyetimiz var mı? Böyle bir derdimiz var mı?
Bütün bu yaşananlardan sonra, gelinen noktadan çok memnunum. Sanatın gücünün farkındayım. "Canavar Sofrası" oyunu ekim ayı boyunca Lefkoşa Belediye Tiyatrosu'nda perde açtıktan sonra, Kasım ayının son iki haftası ve aralık ayının ilk haftası olmak üzere tam üç hafta, gala dahil yirmi iki oyun oynayacak İstanbul arenasındaki İstanbul Şehir Tiyatroları sahnelerinde. Bu da Lefkoşa Belediye Tiyatrosu nezninde bir "İlk" olacak Kıbrıs Türk Tiyatrosu adına.
Aslında, tiyatro sanatı adına, bu anlamda tarihi günler yaşıyoruz. Sanat yoluyla kapanan kapılar açılıyor birer birer, daha da önemlisi kafalardaki kapılar kırılıyor. Bizi dünya tanımıyor diye yan gelip yatmıyoruz sanatçılar olarak, ucuz, gündelik politikalarla uğraşmıyoruz, gelecekten umudunu kesmiş gençlerimizin önünü de açmak, onlara güzel yarınlar bırakmak çabası ile sevgiyle, inançla, sabırla bıkmadan usanmada çalışıyoruz.
Hep söylediğim gibi, bana can veren, büyüten, üstümde emeği olan topraklara küsme gibi bir lüksüm yok. Büyüklerimden ne öğrendimse, üstüne deneyimlerimi de koyup aktarmaya çalışıyorum, uyandırmaya çalışıyorum özellikle gençlerimizi. "Tiyatro ile arama hiç kimseyi sokmadım, sokmam da.".
Çok kişinin emeği var bu projede. Hiç kimseyi ayırmam mümkün değil. Fakat, provalar süresince bedenen burada olmasa da, varlığıyla, desteğiyle, sevgisiyle bana cesaret ve güç veren eşim Şenay ve biricik kızım Alara'ya adıyorum bu oyunu. Aylarca onlardan uzak kalarak, nerede ise kapandık Lefkoşa Belediye Tiyatrosu'nun içine. İnsanların dışarıda sıcaktan nefes alamadığı günlerde, bütün meslektaşlarımla kan-ter içinde sevgiyle, sabırla, inançla bıkmadan usanmada çalıştık, çalıştık, çalıştık.
"Olağanüstü koşulların, olağanüstü ölçüleri vardır." cümlesinin altını çizdik. Ama Napolyon'un "Dünyada sadece iki güç vardır; kılıç ve ruh. Uzun vadede ruh, her zaman kılıca baskın çıkacaktır" cümlesini de hiç unutmadık. İnanıyorum ki, insanoğlunun, o canavar insanoğlunun içinde "Sevgi" gizli bir yerde kilitlenmiş duruyor. Ne olur, sevgiyi bulup serbest bırakalım, bunu yaparken de birbirimize yardım edelim. Tüm emeği geçen meslektaşlarıma tekrar çok teşekkür ederim. Böyle güzel doğumlarda tekrar birlikte olmak umudu ve inancını içimde hep taşıyacağım. Memleketini gerçekten seven bir insan olarak, bizi sevene de, sevmeyene de "SELAM" olsun..."
Günün sözü:
Alın teriyle sulanan ürün, emeğe saygının davetiyesidir
|