|
Aradan yıllar geçti...
1974'ü yaşadık...
Adımız kimi zaman faşiste, kimi zaman komüniste çıktı...
Sergilenen hep aynı oyundu...
Kırk yıldır değişmeyen senaryo...
Bir yerlerde kotarılıyor, yine önümüze konuyordu...
Ve aynı filmi on yıllarca görmeye mahkum bir toplumduk biz, halk olmadan önce...
Küçük bir halk olmanın açmazlarında boğulan, biri diğerinin gölgesine basan bir halk... ***
Sultan kahvelerinin satıldığı merkezde bir öğle sonrası, başındaki şapkası yüzünü gölgeleyen bir adam "Ben şunu tanıyorum" diyerek bana taraf yürüdü...
Dönüp baktım, sonra hayretle "Yıldırım" dedim...
"Kamil Başar" dedi ve ekledi, "Komünistlikten vazgeç oğlum" diye...
Yılmazköy, yani Şillura bölgesindeki alayın komutanıydı o zaman...
1990'lı yıllarda Cumhurbaşkanlığı'nda çalıştığım o dönemde denetleme kurulu ile gelmişti...
Son kez o yemekte buluştuk...
Dome Otel'deki yemekte...
Hayli kilo almasına karşın fiziğinden pek ödün vermemişti...
Kısa bir sohbet yaptık...
Aristokrat jiletlerinden, Eskişehir'de kızağa çekildiği şömineli odadan şimdi vardığı noktaya...
Belli ki, hiç bir şey onu etkilememişti...
Bir süre sonra kalbine yenik düştüğünü haber aldık...
İyiler fazla yaşamaz felsefesiyle işi geçiştirdik...
Alkole yenik düşerseniz, insan alkolü içmez, asıl alkol insanı içer demeden...
Yıldırım, bizim Eskişehir'deki 12 Mart muhtırası döneminde koruyucumuzdu...
Merasim kıtalarının parlak kılınçlı subayıydı...
Belki bir tarihti, belki bizden fazla bizden biriydi...
*** ***
İnsan anılar ve acılar denizine açılınca, bir türlü o yolculuğun bitmesini istemez...
Ama yaşadıklarını da bir yerlere not etmezse bir hurdalıkta cazibesini yitirmiş araçlara benzer...
Tıpkı ateşe benzeyip, küle dönen sevgililer gibi...
|