|
Bazen bir yazı okursunuz ya da birini dinlersiniz ve dersiniz ki; "vay be, ben de aynı şeyleri düşünmüştüm."
Hatta bazı yazılar için "altına imzamı atarım" dersiniz, aynı görüşleri paylaştığınız için.
Kıbrıs Türk Biyologlar Derneği Başkanı Niyazi Türkseven, bir grup gazeteciye kısa bir yazı içeren e-mail gönderdi, o gazeteciler arasında ben de vardım.
Yazı, Lefkoşa'daki bayram yerinde yer alan oyun makineleriyle ilgiliydi.
Türkseven'in yazdıklarının her satırına katılıyorum ama isterseniz önce mektubunu yayınlayalım:
"Çocuklarım ve çocuklarımız adına sizden bir ricada bulunmak isterim. Çocukları oyuncaklara bindirmek ve bayramın tadını çocuk ruhlarıyla doyasıya yaşamaları için bayram yerine götürdüm.
Benim gibi birçok aile de aynı amaç nedeniyle orada idi. Çocukları, trenciklere- uçaklara vs. bindirirken fark ettim ki bütün oyuncaklar kırık dökük ve çocuklarımız için hayli tehlikeli.
Ayrıca 40 yaşındayım ve fark ettim ki çocukken bindiğim aynı oyuncaklara şimdi de çocuklarım biniyor.
Yani anlayacağınız bu oyuncaklar en az 30 yıllık. Dökük manzara karşısında kendimi geri kalmış Afrika ülkesinde hissettim. Ve tüm çocuklar adına bir baba olarak hem üzüldüm hem utandım. İşletmeci para kazanırken neden yatırım yapmıyor?
Yoksa hep cebe mi çalışmak ister? Güneydeki oyuncakları hiç görmediler mi?
Belediye, bu dökük, kırık ve güvenlikten yoksun oyuncakların bayram yerine kurulmasına nasıl izin veriyor? Yoksa çocuklarımız buna mı layık, anlayamadım?
Bu konuya gazetenizde çocuklarımız adına yer verirseniz memnun olacağım.
Belki bir şeyleri değiştiririz. Önümüzdeki bayramlarda çocuklarımıza yakışır oyuncaklar görmek dileği ile."
Ben de çocuklarımı bayramın üçüncü günü bayram yerine götürdüm.
İnanın, bayram yerine gitmeyi, çocuklarımı götürmeyi istemiyorum ama çocuklar bayram geldi mi ısrar ediyor.
Bir kere orası tozun toprağın içerisinde...
İkincisi, çocuklardan çok işçilerin fink attığı bir bayram yeri...
Ve de en önemlisi; Nuh Peygamer'in zamanından kalma oyuncaklar var...
Hep istemeye istemeye giderim, çocukları üzmemek için gitmeyi kabul ederim ama gerçekten bu gidişimde sevgili Niyazi Türkseven'in düşündüklerini düşündüm.
İçerisine çocukları koyduğumuz dönen timsahçıklar var; gerçekten iğrenç; boyaları dökülmüş, pis, leş görüntüleri var, adeta "ben hijyen değilim" diye bağırıyordu.
Çocuğu içerisine koydum, inanın pişman oldum.
Arka arkaya giden arabacıklar var, dökülmüş, bazıları bozulmuş dışarıya almışlar, çalışanlar ise takır tukur, sanırsınız çocuklar fırlayıp gidecek.
Hele o trencik, rengi solmuş, dökülmüş adeta, neredeyse benim yaşıtım...
Ama hangi oyuncağı söyleyeyim ki tamamdır diye?
Ben de Türkseven gibi 40 yaşındayım ve ben de bu oyuncaklara bindiğimi hatırlıyorum.
O kadar ilkel ki burası, gerçekten de fakir ülkeleri yansıtan filmlerden fırlamış gibi, sanki Pakistan'dan bir film seti.
Haber bültenlerinde görmüşsünüzdür; bir gün önce Türkiye'de dönme dolap da arızalanıp, insanları perişan etti ya, bizim burada, çocukları bayram yerinde yükselen, uçan oyuncaklara bindirmedim geçen gün.
Oyuncaklar o kadar eski ki; "burada da benzer şey olabilir" diye korktum.
Yahu, ülkenin dört bir yanından insanlar geliyor buraya, panayırlara gidiyorsunuz, kazanmıyor musunuz, kazanıyorsunuz, her sene bir oyuncağı yenileseniz ne güzel olur.
İnsan hiç olmazsa bir boya atar, parlatır, gelenlerin gözünü boyar ama bunu bile yapmıyorlar.
Bir de bozulan makineleri, halkadan çıkarıp yan tarafa koymazlar mı, insan bunu görünce daha da sinir oluyor.
O şans çekiliş stantları toz toprak içinde, çocuklar oyuncak çekecek, bakıyorsun o oyuncaklar topraktan görünmüyor...
O kadar huy kaptım ki, o toz toprak içinde, pamuk şeker ve patlamış mısır almalarına izin vermedim çocukların...
İnanın abartmıyorum, Türkseven'in dediği gibi, insanlar Güney Kıbrıs'a da gidiyor ve kıyas yapabiliyor ve gerçekten de buradaki görüntü Afrika ülkelerini aratmıyor.
Ünlü film yapımcıları burayı görse, 1970'lerin atmosferini taşır diye kesin burada film çeker.
Kimse bu döküntülere layık değil, biraz saygı lütfen...
|