|
Eskiden "Kendi gitti ismi kaldı yadigâr" diye bir tekerleme vardı. Bu tekerlemeyi, zamanımızda İslâmiyet'e uydurabiliriz. İslâmiyet gitmiş, ismi kalmış... Elbette ki buna gönlümüz razı olmayacak, lâkin gönlünüz razı değil diye hakikat de değişmeyecek.
Her şey bir imarın sonunda vücut bulur. Evler, yollar, çiçekler, kuşlar ve biz... Yani biz insanlar da imar olunduk, şimdi bir mamureyiz.
Ama senin içinde yangın varmış: Yanıyormuşsun. Bu yangını kendine göre bir şeylerle söndürmek istiyormusun. Bir türlü yanan ciğerini, sızlayan yüreğini söndüremiyormuşsun... Mimarına müracaat etsene! De ki: "Şu gizli kapıların anahtarını veriver. Zira yangın var, dumanım başımdan tütüyor."
Artık sıcak kanlı insanlar da masal oldu. Buz dolaplarından buzlu su içe içe sanki soğudular. Mütebessim yüzü, tatlı dili ancak para karşılığı bulabilirsin. Verdiğin gülüyor, aldığın somurtuyor. Terslik işte...
Odunlar yanarken çıtır çıtır oynuyor. Yemekler pişerken fıkır fıkır kaynıyor. Bunlar senin hoşuna gidiyor. Sen de başkasını hoşlandırsan ya...
Kül ne büyük nimet! Bilmezsin. Hiç bir şey olmasa, tertemizdir. Temizlenmek istemez misin?
Yıkılmasını dilemediğin şu "yuva" bir viranedir. Vücudun gibi onu da yıktın. Çünkü sen köşkleri, sarayları yadırgarsın. Leyleklere güvercin yuvası yapılmaz ki.
Bir yanda saraylara sığmayan insan! Bir yanda dünyayı küçük gören kumandan! Ötede, binlerce çiftlik bir seyyar kütüphane olan âlim! Beride kâinatı çerez etmek isteyen bilmem kim! Siz siz nasıl şu mezara sığacaksınız?
Taş, toprak ve mermer mezarlar. Hepsi kardeş olmuşlar. Uslu uslu bir odada yatıyorlar.
Düşünün ki mezarcı da bir mimardır. Zaten mevzuumuz bu; mimarlık. Mezarın içi de dışı gibi midir? Hayır.
Hayır hayır! Benim de içim, dışım gibi değil. Evlerin içi, dışı gibi hiç değil! O kapılar ne büyük sırların üstüne kapanır ve bu sırları sadece ve sadece O bilir. Yüce Rabbimiz bilir.
İç içe, birbirine girmiş ahenk! Kök, gövde, dal, yaprak...Ve böyle nice sarayları geziyorlar. Bir kapıdan diğer odaya geçip, yepyeni bir ahenk görüyoruz. Nihayet çekirdeğe geliyoruz. Yani, bütün bir ağaç bir çekirdeğin içine bağdaş kurmuş ve bu anne rahminden; yeniden kök gövde, dal yaprak... Yeniden çekirdek, yeniden ağaç. Bu çarkın kolunu kim çevirir?
Mimar, bir odanın plânından adım adım köşke saraya doğru gidecek... Ve, oradan kâinatın plânını seyredip, bu plânı çizen ve kâinatı mamur eden mimarı görecek. İşte, o zaman ilminin sonuna gelmiş bir alim olacak!
(Hekimoğlu İsmail)
|