|
Küçükken çok sık giderdim. Bu topraklarda yaşamış daha binlerce çocuk gibi.
Favorim, çok iyi hatırlıyorum, sarı kaydıraktı.
Ve kırmızı salıncaklar.
Demirden.
Bir de park arkadaşım vardı.
Adı Elif.
Yani ben öyle hatırlıyorum. Çok sık karşılaşırdık.
Bazen de paylaşırdık sırayla, kaydırakla salıncakları.
Elif genellikle yalnız gelirdi parka.
Muhtemelen bölgeye yakın oturuyorlardı.
Bazen cipslerimizi paylaşırdık Elif ile.
Yuvarlak, yüzük şeklinde Ten Tenleri.
Parmağımıza takar öyle yerdik, nedense.
Bir de adını hatırlamıyorum şimdi, ağıza atıldığında patır patır patlayan şekerler vardı. Ne kadar çok atarsanız o kadar çok patlardı.
Ve kırmızıya boyardı dilimizi.
Öyle akşamüstü, ya da sabah güneşiyle parkta, ne kadar güzel bir mutluluktu sallanırken ağzında şeker patırdatmak.
Çağlayan Parkı ile ilgili anılarım çok net değil benim. Bayram yerinin kurulduğunu da çok silik hatırlıyorum.
Sadece tek bir kare var kafamda.
Bir Bayram gecesi, park yerindeyiz.
Dönüyoruz artık.
Arabadayız.
Benim elimde, kafası mavi kasketli, kay kay üzerindeki adamcık. Kurmalı bir oyuncak.
Ve bir de sarı plastik bisiklet. Kurunca onun da zili çalıyor.
Zıng zıng.
Zil sesini de hatırlıyorum.
Ama kaç yaşındayım hatırlamıyorum.
Hatırladığıma göre, en fazla 5-6.
Ben, Çağlayan Parkı'ndaki tavus kuşlarını da hatırlamıyorum. Tavus kuşlarıyla ilgili bir anı yok kafamda.
Çünkü benim taze anılarım, parkın iyi günlerini çok ucundan yakalamış.
Parkın en güzel günlerini ben kaçırmışım. Kızkardeşim hiçbirşey hatırlamıyor.
Aramızda sadece 6 yaş var, oysa.
Ama zamanın sildikleri, biriktirdiğimiz anılardan daha hızlı.
Annemin ballandıra ballandıra anlattığı Çağlayan, benim çocuklarımı götüremeyeğim bir yer çok uzun bir zamandır.
Onlar, Çağlayan Parkı'nı bilmeyecekler.
Kaç kuşak?
Kaç on yılda kayıp siliniyor hatıralarımız? Hatıralarımızla birikte hayatlarımız?
Neden bu kadar hızlı yokoluyor geçmişimiz?
Dün Çağlayan Parkı'ndaki çalışmaları izledim.
Adı değişmiş parkın.
İki tane kırmızı, büyük, hantal tabelada "Ankara Çağlayan Parkı 2008" yazıyor.
Öncesi yok sanki.
Hummalı bir çalışma vardı parkta, dün. İş araçları, bölge halkının meraklı bakışları altında çalışıyordu. Rengarenk park oyuncakları gelmiş, yeni oyun alanları yapılmış.
Sanki bayram yeri.
Ankara Beldiyesi ile Lefkoşa Belediyesi kardeş kent ilan etmişler birbirlerini. Ve Ankara Belediyesi'nin katkılarıyla düzenlenen Çağlayan Parkı'nın, bu katkılara bir minnet gösterisi olarak, adı değiştirilmiş.
Bugün düzenlenecek kokteylle parkın açılışı yapılacak.
Ama parkın kime ve neden açılacağı büyük bir soru işareti.
Yıllardır atıl durumda olan parkın yeniden düzenlenmesi, Lefkoşalıları mutlu etmiştir, mutlaka. Ama bir tokat gibi yüzlere vuran yeni isim, zaten yıllardır ciddi bir erozyon altında olan kimliğe, yeni bir hakaret daha yarattı malesef.
Belediye Başkanları, şehirleri kurtarmak ve korumak için seçilirler.
En başta beklenilen de bir Belediye Başkanı'ndan, kente sahip çıkması, dokusuyla, kokusuyla, ruhuyla onu geleceğe taşımasıdır.
Lefkoşa, restorasyonu ihmal edilmiş birçok tarihi esere ev sahiliği yapıyor, bugün.
Lefkoşa kendi kültür mirasını ve kimliğini en fazla kaybeden şehirlerden biri.
Beklenilen, gereken restorasyonların yapılması, kentin tarihi dokusuna ve değerlerine sahip çıkılmasıydı. Ama bir kentin simgesi haline gelmiş bir parkın adını bu şekilde değiştirmek, o kente hakaret etmekle eşdeğerdir.
Bütün o insanlara ve hatıralarına.
Çünkü Çağlayan Parkı, sıradan bir park değil, bir geçmiş ve bir tarihti. Yasemin gibi, sadece Lefkoşa'yı değil, Kıbrıs'ı anlatan bir yerdi.
Sadece Lefkoşalıların değil, adanın her yanından, binlerce insanın hatırasını biriktirdiği bir yerdi.
Ankara Belediyesi, katkılarından dolayı onurlandırılmak istenmiş olabliir.
Parkın girişine yerleştirilecek bir kaide, belediyeye teşekkür edilmesi için yeterli olabilirdi.
Daha da ötesi, açılacak bir imza defterinde, her Lefkoşalı teşekkür imzası atabilirdi. Ama şimdi, ciddi bir kırgınlık yaşanıyor.
Kimliğimiz her geçen gün eriyip gidiyor. Nüfusumuz başkalaşım içinde. Sokak isimleri, cadde isimleri, bizim kendi kültürümüzü yansıtmaktan uzak.
Elimizde kalanları da böylesine hoyratça harcarsak, kim neye sahip çıkacak ki?
|